Film yönetmeni Michael Haneke Berlin film festivali öncesinde #MeToo hareketini eleştirdi

Katerina Selin
22 Şubat 2018

Gerici #MeToo [#BenDe] kampanyası, 86. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde (Berlinale) merkezi bir rol oynuyor. Onun 15 Şubat’taki açılış gününde, festival müdürü Dieter Kosslick, Alman radyo kanalı Deutschlandfunk’a, “Tüm Berlinale’nin bu konudan esinlendiğine inanıyorum.” dedi.

Ancak #MeToo’yu teşvik eden medya kampanyasına rağmen, bazı sanatçılar ve kültürel kişilikler eleştirilerini kamuoyu ile paylaştılar.

Berlinale’nin açılışından birkaç gün önce, Avusturyalı ünlü film yönetmeni Michael Haneke #MeToo hareketini sert biçimde eleştirdi. O, Avusturya gazetesi Kurier ile röportajında şunları söyledi: “Mevcut tartışma hakkında beni rahatsız eden şey, üzerinde düşünülmemiş nefret, olgulara dayanmayan kör öfke ve suçları birçok durumda kanıtlanmamış insanların hayatlarını mahveden önyargılar. İnsanlar, medyada, yaşamları ve kariyerleri mahvedilecek şekilde düpedüz suikasta kurban gidiyor.”

Haneke, sözlerini, elbette “tecavüzün ya da zorlamanın her biçimi cezayı hak eder. Ancak şu anda yayılmakta olan bu histerik önyargıyı tiksindirici buluyorum ve 20-30 yıl önceki olaylarla ilişkili bu suçlamaların kaçının aslında cinsel saldırıyla ilgili açıklamalar olduğunu bilmek istemiyorum.” diye sürdürdü.

O, şu uyarıyla devam ediyordu: “Bu tür ‘ifşaatlar’ın ardından ciddi çevrimiçi haber kaynaklarının forumlarından çıkan her türlü curcuna, toplumsal iklimi zehirliyor ve bu, bu çok önemli konu üzerine her savı daha da zorlaştırıyor. Sizi internette vuran kötülük, genellikle sizi bastırır. #MeToo hareketinin ardından gelen, erkeklere nefretle dolu bu yeni Püritanizm beni kaygılandırıyor.”

1942’de doğan Haneke, Caché (2005), The White Ribbon (2009) and Amour (2012) gibi uzun metrajlı filmlerle uluslararası ölçekte tanınan bir yönetmen ve senarist. Eserleri birçok ödül alan Haneke şu anda distopik bir bilim kurgu dizisi üzerine çalışıyor.

Avusturyalı yönetmen, verdiği röportajda, filmleri ve sanat eserlerini sansürleme yönündeki son girişimlere yönelik öfkesini de dile getirdi. O, 2017 sonunda, çevrimiçi bir dilekçeyle yükseltilen talebin ardından Balthus’un bir tablosunun kaldırılmasının istendiği New York’taki Metropolitan Sanat Müzesi’ndeki olaya değindi. Haneke, böyle bir adımın “düpedüz gülünç” olduğunu söyledi. Balthus, yirminci yüzyılın en önemli ressamlarından biriydi. “Kudurmuş küçük burjuvalar müze seyircilerinden daha akıllı ve daha ahlakçı mı olmaya çalışıyorlar?”

Dilekçenin imzacıları, müzenin, bir genç kızı anlamı belirsiz bir pozda tasvir eden 1938 tarihli Thérèse Dreaming (Thérèse hayal görüyor) tablosunu “sergileyerek,” “dikizciliği ve çocukların nesneleştirilmesini romantize ediyor.” olduğu iddiasında bulunmuşlardı.

Bir başka olayda, Britanya’daki Manchester Sanat Galerisi’nde, Waterhouse’un bir tablosu, Hylas and the Nymphs (1896), fiilen kaldırılmış, ancak kuvvetli protestoların ardından geri asılmıştı.

İfade özgürlüğüne ve sanata yönelik bu saldırılar, ya sanatçılara karşı (genellikle kanıtlanmamış veya isimsiz kaynaklardan gelen) suçlamalarla ya da eserlerinin sözde müstehcen içeriğiyle haklı gösteriliyor. #MeToo kampanyasının şimdiye kadarki en kapsamlı sonuçları film sektöründe yaşandı. Haneke, 1976 Berlinale’sinde cinselliği betimlediği için bir skandala neden olmuş olan Japon filmi In the Realm of the Senses’i (Duyular Alanı) hatırlattı. O, bu filmin bugün yapılamayacağını belirtti: Çünkü “Bu terörü öngören finansman kuruluşları buna izin vermeyeceklerdi.”

Haneke, sözlerini şöyle sürdürdü: “İzleyicileri kaybetmemek için zan altındaki aktörler filmlerden ve dizilerden çıkarılıyor. Bizler, sanatçılar olarak, her türlü erotizme yönelik bu haçlı seferiyle karşı karşıya olduğumuz için, korkmaya başlıyoruz. Nerede yaşıyoruz? Ortaçağ’da mı?”

O, “Her cinsel saldırı ve şiddet saldırısı” mahkum edilip cezalandırılmalı; “Ama cadı avı Ortaçağ’a ilişkin bir kalıntı olmalı.” diye ekledi.

Haneke’nin cesur duruşu ve doğru sözleri, #MeToo konusunu tümüyle destekleyen bir program düzenlemiş olan Berlin Film Festivali’nin öngününde önemli bir mesaj vermektedir. #MeToo üzerine bir basın duyurusu, Berlinale’nin, “cinsel özerkliğe bağlı ve her türlü tacize karşı” olduğunu belirtiyor. Söz konusu basın duyurusuna göre, bu tartışma “önemli” ve “toplumsal güç ilişkilerinin sorgulanması”na yol açıyor.

Festival yönetimi, “kuşkulu” filmleri programından peşinen çıkarma konusunda çok daha ileri gitti. Söz konusu filmler hakkında herhangi bir özel bilgi vermeyen Berlinale Müdürü Kosslick, “Yargılanmamış olsalar da, en azından bunu itiraf ettikleri için, [bazı] insanların eserleri bu yıl programımızda değil.” dedi. Bu, tam da, Haneke’nin mahkum ettiği türde bir suçlayıcı tutumdur.

Cinsel taciz konusunda danışmanlık hizmeti sunan “Speak Up!” [“Sesini Yükselt!”] ve bir kadın filmleri kotası isteyen “ProQuote Film” gibi girişimler festivalde etkinler. Alman aktris Anna Brüggemann #NobodysDoll (Hiç kimsenin oyuncak bebeği değil) kampanyasını başlattı ve kadınları, “kadın düşmanı” diye adlandırdığı “egemen güzellik ideali”ne uygun olarak kırmızı halıda yüksek topuklarla ve kısa elbiselerle yürümemeye çağırdı.

Berlinale’deki #MeToo kampanyası, Almanya Başbakanlığı yakınında bulunan Tipi tiyatrosundaki “Kültür Değişim İstiyor: Filmde, Televizyonda ve Tiyatroda Cinsel Taciz Üzerine Bir Söyleşi” gibi toplantılarda da görüldüğü üzere, politika ile bağlantılıdır. Toplantının konuşmacıları arasında, geçtiğimiz sonbaharda #MeToo kampanyasını açıkça desteklemiş olan Almanya Aile Bakanı Katarina Barley de (Sosyal Demokrat Parti) var.

Haneke ile yapılan röportajdan önce, aralarında ünlü aktris Catherine Deneuve’nin de bulunduğu birkaç kadın sanatçı, #MeToo histerisine açıkça karşı çıkmıştı. Geçtiğimiz Çarşamba günü, Alman aktris Heike Makatsch, Süddeutsche Zeitung’a bir röportaj verdi ve #MeToo’nun bir sonucu olarak sanatçılar arasında bir korku ve oto sansür ortamı oluştuğuna ilişkin uyarıda bulundu.