Avrupa’da militarizme ve aşırı sağa karşı mücadele

Peter Schwarz
10 Mayıs 2018

Aşağıdaki konuşma, geçtiğimiz 32 yıldır Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi Sekreteri ve DEUK’un Almanya şubesinin önde gelen bir üyesi olan Peter Schwarz tarafından 1 Mayıs toplantısında yapıldı.

Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Avrupa’daki Stalinist rejimlerin dağılmasının ardından, Avrupa burjuvazisi, Komünist Manifesto’nun yayınlanmasından 140 yılı aşkın bir süre sonra, artık “komünizm hayaleti”nin başına bela olmayacağına; Marx’ın kısa süre içinde unutulacağına ve yalnızca uzmanlaşmış tarihçilerin ilgi alanı olacağına emindi.

Çeyrek yüzyıl sonra, Marx’ın 200. doğum gününde, durum tam tersi. Marx üzerine makaleler, röportajlar, belgeseller, tartışmalar ve hatta özel ekler yayınlamamış bir gazete, radyo ya da televizyon kanalı bulmak güç. Onu birkaç kaba komünizm karşıtı iftira ile görmezden gelmek veya reddetmek olanaksız hale gelmiş durumda.

Küresel kapitalizmin krizi, zenginler ile yoksullar arasında derinleşen uçurum, sınıf mücadelesinin yeniden canlanması ve vahim savaş tehlikesi, Marx’ın ve başta Lenin ile Troçki olmak üzere 20. yüzyılın büyük Marksistlerinin geliştirdiği çözümlemeyi ve perspektifi her açıdan doğrulamaktadır.

Burjuvazi ve onun dünyanın dört bir yanındaki gazetelerin yayın kurullarındaki dalkavukları, bunu umutsuzca yadsımaya çalışıyor. Onlar, Marx’ı bir peygamber olarak takdir ediyor ama bir devrimci olarak kınıyorlar. Onlar teorisyen Marx’a inanır gibi yapıyorlar ama sosyalist Marx’a düşmanlar. Onun kapitalist topluma yönelik eleştirisinden söz ediyor ama bu eleştirinin devrimci sonuçlarını reddediyorlar. Marx’ın sözcüklerini kullanırsak: Onlar, “eleştiri silahı”nı sınırlı bir ölçüde hoşgörüyor ama “silahların eleştirisi”ni kesin olarak reddediyorlar.

Ancak onların Marx’ı etkisiz hale getirme ve zararsız bir simgeye dönüştürme girişimleri başarısız olacaktır. Her geçen gün, kapitalizmin düzeltilemeyeceğine ama sosyalist, kitlesel bir işçi sınıfı hareketi eliyle yıkılması gerektiğine yeni kanıtlar sağlıyor.

Avrupa kapitalizmine 1945’ten sonra bir parça istikrar sağlamış olan ekonomik, toplumsal ve siyasi mekanizmalar büyük ölçüde çökmüş durumda. 20. yüzyılın ilk yarısını, sert sınıf savaşlarının, Rusya’da başarılı bir proleter devrimin, İtalya’da, Almanya’da ve İspanya’da faşizmin yükselişinin ve iki yıkıcı Dünya Savaşı’nın hakim olduğu, tarihteki en şiddetli dönem haline getiren nesnel koşullar yeniden ortaya çıkıyor.

Kapitalizmin sınıf uzlaşması ve toplumsal reform yoluyla kitleler yararına iyileştirilebileceğini iddia eden siyasal ve sendikal örgütler, ya çökmüş ya da en gerici burjuva partilerinden ayırt edilemeyecek kadar sağa kaymış durumdalar.

Aynı durum, işçi sınıfının bağımsız devrimci seferberliğine ilişkin Marksist perspektifi terk eden ve kendilerini Stalinist, reformist ve burjuva milliyetçi/ulusalcı hareketlere ve çeşitli kimlik politikası biçimlerine tabi kılan revizyonist ve sahte sol örgütler için de geçerlidir.

Son yirmi yıl boyunca işçi sınıfının sosyal ve demokratik haklarına yönelik en acımasız saldırılar, Britanya’daki İşçi Partili Tony Blair’ın, Alman Sosyal Demokrat Gerhard Schröder’in ve Yunanistan’daki Syriza’nın önderi Aleksis Çipras’ın adlarıyla özdeşleşmiştir.

Sendikalar ise, işçileri kontrol altında tutan ve bastıran şirket araçlarına dönüştürülmüş durumda.

Avrupa Birliği’nin Avrupa’daki bankalar ve şirketler yararına izlediği işçi sınıfı karşıtı politika ve sosyal demokratların, sendikaların ve sahte sol partilerin ona koşulsuz desteği, aşırı sağın toplumsal öfkeyi milliyetçi bir yöne akıtabildiği koşulları yaratmıştır.

Bunun sonucunda, AfD, Almanya’da II. Dünya Savaşı’ndan beri federal meclise giren ilk aşırı sağcı parti oldu; Ulusal Cephe Fransa’da ikinci büyük parti konumuna yükseldi; aşırı sağcı Özgürlük Partisi Avusturya’da hükümet sorumluluğunu üstlendi; yabancı düşmanı Lega ve Beş Yıldız Hareketi İtalya’da meclis çoğunluğunu elde etti ve Polonya’da, Çek Cumhuriyeti’nde Macaristan’da aşırı sağcı partiler iktidarda.

Daha temel bir anlamda, aşırı sağın yükselişi burjuva demokrasisinin çürümesinin bir ifadesidir. Lev Troçki, 1929’da şunları yazmıştı: “Uluslararası mücadelenin ve sınıf mücadelesinin aşırı derecede yüksek gerilimi, demokrasinin sigortalarını birbiri ardına patlatarak diktatörlük kısa devresi ile sonuçlanır.”

Aynı süreç bugün tekrarlanıyor. Alman ve Fransız hükümetleri, Avrupa Birliği’ni (AB) otoriter rejimlerin yükselişinin bir panzehiri olarak sunuyorlar. Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron, geçtiğimiz ay Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı bir konuşmada, AB’yi, “dünyada benzersiz bir demokratik model” olarak tanımladı. Ancak bu bir yalandır.

Barışın, demokrasinin ve refahın koruyucusu olarak resmedilmiş olan Avrupa Birliği, Avrupa’da kemer sıkmanın, militarizmin, yabancı düşmanlığının ve bir polis devleti kurulmasının itici gücüdür. AB, kıtayı birleştirmek şöyle dursun, onu paramparça etmekte olan milliyetçi gerilimleri üretiyor.

AB’nin emirleri, Yunan işçi sınıfının yaşam standardını kırıp geçirmiş ve Güney Avrupa’daki genç işsizliğini yüzde 50’nin üstüne çıkarmıştır. AB’ye on yıldan uzun bir süre önce katılmış olan Doğu Avrupa ülkelerindeki ortalama ücretler, hala Batı’dakilerin yalnızca küçük bir kısmından ibarettir.

AB’nin sığınmacılara karşı savaşı, son dört yılda sadece Akdeniz’de 15.500’den fazla cana mal olmuştur. Bu, günde ortalama 11 ölüm demektir.

Hem Paris hem de Berlin, Avrupa’yı Fransa ile Almanya’nın hakim olduğu bir polis devletine ve dünyanın emperyalist yeniden paylaşımında Amerika Birleşik Devletleri ile rekabet edebilecek bir askeri büyük güce dönüştürmeyi hedefliyor.

Geçtiğimiz ay, Macron, bir parlamento oylaması olmaksızın ve Fransız halkının çoğunluğunun muhalefetine rağmen, sahte iddialar temelinde Suriye’ye karşı hava saldırıları emri verdi.

Almanya, Alman ordusunun hem Rusya’ya karşı bir savaşa katılmasına hem de dünya genelindeki emperyalist savaşlara müdahale etmesine olanak sağlamayı amaçlayan büyük çaplı bir yeniden silahlanma kampanyasının ortasında bulunuyor. Yeni Büyük Koalisyon hükümeti, askeri harcamaları 2024’e kadar 70 milyar dolara çıkararak ikiye katlama sözü verdi. Bu yeniden silahlanmaya, sosyal programlara ve işçilerin yaşam standartlarına yönelik aralıksız bir saldırı eşlik ediyor.

Milletvekilleri büyük ölçüde eski subaylardan, polislerden ve yargıçlardan oluşan AfD, hükümet tarafından sıcak bir şekilde sahiplenilmiş durumda. O, tüm önemli meclis komisyonlarıyla tamamen bütünleştiriliyor ve hükümet, onun, demokratik haklara yönelik saldırıların mızrak başını oluşturan yabancı düşmanı sığınmacı politikasını benimsiyor.

Nazi toplama kamplarından sağ kurtulanların hala hayatta olduğu bir ülkede, militarizme dönüş ve aşırı sağcı bir partinin parlamentoya girmesi, kaygı verici bir tarihsel öneme sahiptir. Bu, halkın ezici çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının kendi egemenliğini kuramaması, iktidarı ele geçirip toplumu toplumsal gereksinimler temelinde yeniden örgütleyememesi durumunda, burjuvazinin en vahşi diktatörlük biçimlerine geri döneceğini göstermektedir.

İşçi sınıfı ve gençlik içinde kemer sıkmaya ve savaşa yönelik çok büyük bir muhalefet söz konusu. Bu, Fransa’daki demiryolu işçilerinin ve öğrencilerin militan mücadeleleri, Almanya’nın metal ve kamu sektörlerindeki grevlerin ölçeği, Yunanistan’da genel grevlerin tekrar tekrar patlaması ve Doğu Avrupa’da işçi mücadelelerinin yeniden canlanması ve daha pek çok grev ve protesto eliyle kanıtlanmaktadır.

Önümüzdeki dönem, sert sınıf savaşları ve savaşa ve devlet baskısına yönelik yükselen muhalefet eliyle karakterize edilecek. Ama bu mücadeleler için siyasi bir perspektif gerekiyor. Bu mücadeleler, yalnızca, işçi sınıfının sosyal demokratlardan, sendikalardan ve sahte sol partilerden kopması, uluslararası ölçekte birleşmesi ve savaşa ve kemer sıkmaya karşı mücadeleyi kapitalist sisteme karşı mücadele ile birleştirmesi durumunda başarıya ulaşabilir. Aşırı sağın yükselişi yalnızca bu yolla durdurulabilir.

DEUK, bu perspektif uğruna mücadele eden tek siyasi eğilimdir. Sizleri DEUK’a katılıp Avrupa’da ve dünyanın her yerinde şubelerini inşa etmeye çağırıyoruz.