1968: Fransa’da genel grev ve öğrenci isyanı

2. Bölüm: PCF’nin ve CGT’nin ihaneti

Peter Schwarz
18 Haziran 2018

Bu sekiz bölümlük dizi ilk olarak Fransa'daki genel grevin 40. yıldönümü üzerine Mayıs-Haziran 2008'de Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde yayınlandı. Yazıyı, herhangi bir değişiklik yapmadan, sadece araya giren olayların ışığında yeni bir giriş ile yayınlıyoruz. 29 Mayıs'ta yayınlanan 1. bölüm, öğrenci isyanının gelişmesini ve genel grevin en yüksek noktasına ulaştığı Mayıs ayı sonuna kadarki dönemini ele alıyor.

20 Mayıs 1968'den sonra Fransa’da yaşam durur. Tüm ücretlilerin üçte ikisi genel greve katılır; öğrenciler üniversiteleri işgal eder. Bu noktada, de Gaulle’ün ve hükümetinin yazgısı Fransız Komünist Partisi'nin (Parti communiste français - PCF) ve CGT sendikasının (Confederation Generale du Travail - Genel İşçi Sendikaları Konfederasyonu) elindedir. Başbakan Charles de Gaulle’nin siyasi yaşamını sürdürmesini güvence altına alan ve Beşinci Cumhuriyet’i kurtaranlar onlardır. PCF, 1968 yılında, 350.000 üye ile hala önemli bir siyasi güçtür ve 1967'de oyların yüzde 22.5'ini almıştır. Üye sayısı 1948'deki 4 milyondan 2,3 milyona düşmesine rağmen, CGT, ekonominin kilit sektörlerinde egemen bir sendika olmaya devam etmektedir. Onun genel sekreteri Georges Séguy, PCF'nin Politbürosu’ndadır.

Daha önce bahsettiğimiz üzere, PCF ve CGT öğrenci protestolarına karşı açık bir düşmanlıkla tepki vermişti. Georges Marchais'in öğrencileri sorunlu kişiler ve de Gaullcü ajanlar olarak nitelediği 3 Mayıs tarihli meşhur makale bir istisna değil, kuraldı. PCF’nin günlük gazetesi l'Humanité, partinin sağcı çizgisine karşı çıkan herkesi içeren “sol radikaller”e (goşistler) karşı atıp tutmaktan yorulmuyordu. CGT, işçiler ile öğrencilerin ortak gösteriler düzenlemesini reddeder ve üyelerine, işçilerle ilişki kurmaya çalışan öğrencileri fabrikalardan uzak tutmaları talimatı verir.

Fabrika işgalleri ve genel grev, CGT'nin arzularına karşı ve onun kontrolünün dışında gelişmiştir. Diğer tüm işgaller için bir model haline gelen Sud havacılığın işgali, en düşük ücret grubundakiler arasında etkili olan ve Nantes'ta OCI’nin üyesi bir Troçkistin, Yves Rocton’un önderlik ettiği Force Ouvrière (İşçi Gücü) sendikasının inisiyatifiyle gerçekleşir. CGT işgalleri engellemese de, onları kontrol altında tutmaya ve tamamen sendikal taleplerle sınırlamaya çalışır. O, merkezi bir grev komitesinin kurulmasına ve fabrikaların dışındaki güçlerle işbirliğine karşı çıkar; işgallerde önde gelen yönetim kadrosunun alıkonmasını onaylamayı reddeder.

16 Mayıs'ta, rakip sendika CFDT'nin (Confédération Française Démocratique du Travai - Fransa Demokratik İşçi Sendikaları Konfederasyonu) önderliği, işgal dalgası üzerinde etki oluşturmaya çalıştığı bir bildiri yayınlar. CFDT, CGT'nin tersine, “sorumluluklarını yerine getiremedikleri bir toplumun kabuk bağlamış, boğucu sınıf yapılarına” karşı olduğunu söylediği öğrenci isyanına olumlu yaklaşıyordu. CFDT, fabrikalara yönelik “özyönetim” (autogestion) sloganını yükseltir: “Sanayideki ve yönetimdeki monarşinin yerini öz yönetimi temel alan idari yapılar almalıdır.”

CGT’nin öderi Séguy, buna öfkeyle tepki gösterir ve CFDT'ye açıkça saldırır. O, büyüyen harekete, ne kadar sınırlı olursa olsun, herhangi bir ortak yönelim kazandırmaya yönelik her türlü girişimi reddetmektedir. Michel Rocard'ın sol reformist PSU'sunun (Parti Socialiste Unifié -Birleşik Sosyalist Parti) etkisi altındaki CFDT'nin talebi de bir açmaza yol açar. O, ne kapitalist egemenliği ne de kapitalist piyasanın egemenliğini sorgulamaktadır.

25 Mayıs'ta, CGT, sonunda, kuşatma altındaki hükümete doğrudan yardıma koşar. Öğleden sonra saat üçte, sendika temsilcileri, işveren dernekleri ve hükümet, Rue de Grenelle’deki Çalışma Bakanlığı'nda toplanır. Amaçları fabrikalardaki düzeni mümkün olduğunca çabuk bir şekilde sağlamaktır. Bütün sendikalar orada bulunmasına rağmen, görüşmeler neredeyse sadece iki kişi tarafından yürütülür: Başbakan Georges Pompidou ve CGT’nin başkanı Georges Séguy.

Séguy, birçok fabrikadaki işçilerin talep ettiği gibi farklı ücret grupları arasındaki uçurumu azaltmayan, doğrusal bir ücret artışı ister. Ayrıca, sendikaların konumu güçlendirilecektir. O, bu konuda, işveren birliklerine karşı Pompidou'yu desteklemiştir. Toplantı tutanağında yer alan ifade şöyleydi: “Hükümet, işçi sınıfının gerekli eğitime ve uygun etkiye sahip olan sendikalar aracılığıyla bütünleşmesinin, fabrikanın sorunsuz çalışmasına yardımcı olduğuna ikna olmuştur.”

Görüşme masasının hükümet tarafında, Georges Pompidou'nun yanı sıra, geleceğin cumhurbaşkanı olan Jacques Chirac ile gelecekte başbakan olacak Edouard Balladur da bulunuyordu. Şimdi görevde olan Nicolas Sarkozy gibi, onların hepsi, kendi dönemlerinde anlaşmaya bağlı kalırlar ve sendikaları işçi sınıfını “bütünleştirmek” için kullanır. “Grenelle” terimi o zamandan beri, hükümet, sendikalar ve işverenler arasındaki üst düzey konferanslar ile eşanlamlı hale gelmiştir.

Taraflar, yalnızca iki gün içinde anlaşır ve 27 Mayıs Pazartesi günü sabah erken saatlerde Grenelle anlaşmasını imzalarlar. Anlaşma, yüzde 7’lik bir ücret artışını, en düşük saat ücretinin 2,22 franktan 3 franka yükseltilmesini ve sendikaların fabrikalara yasal olarak yerleşmesini içerir.

CGT, ücretlerde oynak merdiven (enflasyona endeksli ücret artışları), grevde geçen günler için tam ücret ödenmesi ve sosyal güvenlikle ilgili hükümet düzenlemelerinin geri çekilmesi gibi başlangıçtaki taleplerinden vazgeçer. Séguy, Rocard'ın PSU'sunun, CFDT’nin ve UNEF’in (Union Nationale des Étudiants de France - Fransa Ulusal Öğrenci Birliği) PCF ve CGT ile önceden anlaşma olmaksızın bir gösteri planladığını öğrendikten sonra, sabahın erken saatlerinde Jacques Chirac ile yapılan birebir görüşmede güvence altına aldığı acil bir anlaşma için bastırır.

Sabah aaat 7.30'da Séguy ile Pompidou basının önüne çıkar ve Grenelle anlaşmasını duyurur. Séguy, “Çalışma gecikmeden tekrar başlayabilir.” açıklamasını yapar. O, anlaşmayı Renault tesisindeki işçilere kabul ettirmek için bizzat Billancourt'a gider. Ancak işçiler anlaşmayı bir provokasyon olarak görürler. Onlar, birkaç frank karşılığında satın alınmaya hazır değildirler. Séguy yuhalanır ve ıslıklanır. Mesaj, ülke çapında orman yangını gibi yayılır ve hiç kimse mücadeleye son verme eğiliminde değildir. Ertesi gün, Le Monde’un manşetinde şunlar yazılıdır: “CGT, grevcileri işe dönmeye ikna edemedi.”

İktidar sorunu ortaya çıkıyor

Siyasi kriz artık en yüksek noktasına ulaşır. Bütün ülke bir kargaşa içindedir. Hükümet otoritesini, CGT de işçiler üzerindeki denetimini kaybetmiştir. Ülkede kimin sözünün geçtiği sorusunun artık açık bir şekilde ortaya çıktığından hiç kimse kuşku duyamazdı.

O zamana kadar kendilerini dikkatli bir şekilde arka planda tutan sosyal demokratlar, artık seslerini yükseltmeye başlarlar. De Gaulle'un iktidara tutunup tutunamayacağı kuşkulu olduğundan, alternatif bir burjuva hükümet için hazırlıklar yapılır. François Mitterrand, 28 Mayıs'ta, televizyonda ayrıntılı olarak yayınlanan bir basın toplantısı düzenler; hem geçici bir hükümete hem de aday olacağı yeni devlet başkanlığı seçimlerine desteğini açıklar.

Mitterand, Dördüncü Cumhuriyet’te saygınlığını yitirmiş ve herhangi bir kitle tabanından yoksun olan liberal ve sosyal demokrat partilerin ittifakı Demokratik ve Sosyalist Sol Federasyon’un (FGDS) başındaydı. O, 1965'teki devlet başkanlığı seçimlerinde Gaulle'a karşı yarışmış ve PCF tarafından da desteklenmişti.

PSU, CFDT ve UNEF öğrenci federasyonu umutlarını Pierre Mendès-France'a bağlar. 1936'da, tam bir burjuva partisi Radikal Sosyalistler’in üyesi olan Mendès-France, Léon Blum’un halk cephesi hükümetine katılmıştı. O, savaş sırasında General de Gaulle'ü destekledi. Mendès-France, Dördüncü Cumhuriyet’te, 1954’te, başbakan olarak Fransız birliklerinin Vietnam’dan çekilmesini örgütledi ve sağın düşmanlığını kazandı. O, 1968'de PSU'ya yakındır.

Mendès-France’ın belirgin şekilde Batı’ya yönelmesi, PCF’nin onu ezeli bir düşman olarak görmesi anlamına geliyordu. O, 27 Mayıs'ta, PSU’nun, CFDT’nin ve UNEF'in Paris'in Charléty stadyumunda düzenlediği büyük bir toplantıda göründüğünde, PCF’nin merkezinde tehlike çanları çalar. PCF, Mitterrand’ın ve Mendès-France'ın, kendi sözünü geçiremeyeceği yeni bir hükümet kurabileceğinden korkmaktadır.

PCF ile CGT, 29 Mayıs'ta, Paris'te kendi gösterilerini düzenlerler; birkaç yüzbin kişi “Halk hükümeti için” sloganı altında yürür. PCF, iktidarın devrimci yolla ele geçirilmesini hayal bile edemiyordu. “Halk hükümeti” talebi, Beşinci Cumhuriyet'in kurumlarına meydan okumaksızın, fabrikalardaki devrimci duyguları yatıştırmaya yönelik bir girişimdi. CGT, “demokratik değişim” ihtiyacını vurgulayarak devrimci eylemi reddettiğinin altını çiziyordu.

Paris polis şefi, sonradan, CGT-PCF gösterisine ilişkin hiçbir kaygısı olmadığını bildirir. O, gerçekleşen şeyin klasik, disiplinli bir sendika gösterisi olmasını bekliyordu. Ancak hükümet, gösteriyi örgütleyenlerin durumu kontrol altında tutup tutmayacağından emin değildir. Hava indirme birlikleri harekete geçmeye hazır durumda tutulur ve bir önlem olarak Paris’in kenar mahallelerine tanklar yerleştirilir.

30 Mayıs'ta, PCF Merkez Komitesi, durumu görüşmek üzere toplanır. Bu toplantıya ilişkin bir ses kaydı, partinin, iktidarı ele geçirmek gibi bir amacı reddettiğini ve yalnızca mevcut düzeni korumakla ilgilendiğini doğruluyor. Altı ay sonra, Merkez Komitesi’nin bir açıklamasında, bu tavır şu sözlerle gerekçelendirilir: “Güçler dengesi, işçi sınıfının ve müttefiklerinin geçtiğimiz Mayıs ayında siyasi iktidarı almasına izin vermiyordu.”

30 Mayıs’taki toplantıda, Genel Sekreter Émile Waldeck-Rochet, PCF'ye yeterli etkiyi bahşetmesi durumunda François Mitterrand yönetimindeki bir geçici hükümete katılmaya hazır olduğunu açıklar. O, böyle bir hükümetin üç görevi yerine getirmesi gerektiğini söylüyordu: Devletin yeniden işlevsel hale getirilmesi, grevcilerin haklı taleplerinin karşılanması ve devlet başkanlığı seçimlerinin yapılması.

Bununla birlikte, PCF'nin tercih ettiği seçenek erken parlamento seçimleridir. Bir parti sözcüsü, genel tavrı şöyle özetler: “Biz sadece genel seçimlerden karlı çıkabiliriz.”

O gün, durum bir bıçak sırtıdır. General de Gaulle, önceki akşam iz bırakmadan ortadan kaybolmuş; Almanya'daki Fransız askerlerinin komutanı General Massu ile görüştüğü Baden-Baden'e gitmiştir. Massu, Cezayir savaşındaki rolüyle kötü bir ün kazanmıştır. De Gaulle’ün kaçışını mı planladığı, yoksa sadece destek arayışında mı olduğu hala tartışmalıdır. Massu, anılarında, de Gaulle'e Paris'e dönmesini ve Fransız halkına seslenmesini tavsiye ettiğini belirtir.

De Gaulle, 30 Mayıs günü öğleden sonra bir radyo konuşması yapar ve Cumhuriyetin tehlikede olduğunu, savunulması gerektiğini söyler. O, parlamentonun kapatıldığını ilan eder; 23 ve 30 Haziran günlerinde yeni seçimler düzenlenmesi çağrısı yapar. Aynı anda, generalin birkaç yüz bin destekleyicisi Fransız ulusal renkleri altında Champs Elysées'de gösteri yapar.

PCF, de Gaulle’ün kararını aynı akşam destekler ve bunu kendi politikasının başarılı bir sonucu olarak sunar. O, Beşinci Cumhuriyet’in yasal çerçevesine destek sözü verir ve “kızıl bayrak ile ulusun üç renkli bayrağının birliği”ni ilan ederek Gaullcülerin gözüne girmeye çabalar. 31 Mayıs'ta, CGT’nin önderi Georges Séguy, seçimler konusunda hemfikir olduğunu açıklar ve “CGT, seçimlerin yapılmasına engel olmayacaktır” der ki bu, ülkeyi saran felç durumu göz önünde bulundurulduğunda, genel grevden vazgeçmek anlamına geliyordu. “Değişim arzularını ifade etmeleri, işçilerin yararınadır.”

CGT artık tüm enerjisini grevleri ve işgalleri seçimlerden oldukça önce sonlandırmaya harcamaktadır ki bu, onun zorlukla yapabileceği bir şeydir. Ancak, grev cephesi yavaş yavaş parçalanmaktadır. İşçiler, fabrika düzeyindeki anlaşmaların sonuçlanmasının ardından işlerine geri dönüyor, en militan kesimler tecrit ediliyor ve polis üniversiteleri boşaltmaya başlıyordu. 16 Haziran'da, seçimlerden bir hafta önce, Renault-Billancourt'daki işçiler yeniden çalışmaya başlarlar; aynı gün Sorbonne boşaltılır.

Bununla birlikte, son grevlerin ve işgallerin sona ermesi haftalar sürer ve ülke, sonraki aylarda ve yıllarda yeniden huzura kavuşmaz. Fakat işçi sınıfı siyasi iktidarı ele geçirme fırsatını kaçırmıştır. CGT'nin tarihini yazan Michel Dreyfus, en etkili sendikanın genel grevin doruk noktasındaki tutumunu şöyle özetler: “CGT, güçler dengesinin ondan yana göründüğü Mayıs 1968'de, devlet ile çatışmayı, isteyerek engelledi. ”

Sağcı karşı saldırı

Mayıs ayının ilk haftalarında, siyasi sağ tamamen felç olmuş ve yalıtılmıştı. O, şimdi, PCF’nin ve CGT'nin yardımı sayesinde, inisiyatifini ve özgüvenini yavaş yavaş geri kazanmaktadır. Seçim kampanyasının başlamasıyla birlikte, mücadele, de Gaulle’ün ve destekleyicilerinin yararlanacağı şekilde, sokaklardan ve fabrikalardan oy sandıklarına kayar. Onlar artık, “sessiz çoğunluk”un korkularına hitap ederek, toplumun daha pasif ve geri kalmış kesimlerini devreye sokacak bir konumdadırlar.

Bu yöndeki ilk çabalar, daha Mayıs ayında görülebiliyordu. Hükümet, devlet kontrolündeki medya üzerinde sıkı bir sansür uyguluyordu (o zaman özel radyo-televizyon yayıncıları yoktu). O, 19 Mayıs'ta, televizyonun muhalefet için yararlı olabilecek bilgileri yaymasını yasaklar; 23 Mayıs'ta, yabancı yayıncıların kullandığı, Fransa'da ulaşılabilen ve gazetecilerin gösterilerden yaptıkları canlı yayınlara yer veren frekansları kapatır.

Hükümet, 22 Mayıs'ta Daniel Cohn-Bendit’in oturma iznini iptal eder. Alman pasaportlu öğrenci önderi, Nazilerden kaçmak için Fransa'ya gitmiş Musevi bir aileden gelmektedir. Nazi rejimi, sadece 23 yıl önce sona ermişti ve bu önlemin sembolik anlamı herkes tarafından görülebiliyordu. Büyük bir öfke söz konusudur ve öğrenci protestoları daha radikalleşir. Bir kez daha şiddetli sokak savaşları yaşanır. Öğrenciler, CGT onları yalıtmaya devam ettiği ve onlarla herhangi bir ortak eylemi reddettiği için, genellikle işçilerin koruması olmadan hareket ederler ki bu, yalnızca durumu kızıştırmaya hizmet eder.

24 Mayıs'ta, şiddetli mücadelelerde iki kişi ölür. Bunlardan biri Lyon'da bir polis memuru, diğeri ise Paris'te genç bir göstericidir. Şok çok büyüktür ve medya, “öğrenci şiddetinin failleri”ne karşı, kulakları sağır eden bir kampanya başlatır.

Bazı de Gaullcüler, Cezayirli Fransız çevrelerden aşırı sağcı unsurlarla işbirliği yapan Cumhuriyetin Savunusu Komitesi’ni (CDR) kurarlar. Bu aşırı sağ çevreler, Cezayir’in bağımsızlığını kabul ettiği için de Gaulle'ü bir hain olarak görüyordu; ancak devrim tehlikesi, farklı sağcı hizipleri birleştirmeye hizmet eder. 30 Mayıs'ta, Champs Élysées'de, “Algérie française” (Cezayir Fransızdır) haykırışları ile de Gaullcülüğün sembolleri birleşir. De Gaulle'ü destekleyen bu ilk büyük gösteri ortaklaşa hazırlanmıştı. De Gaulle, borcunu, 1961 yılşında Cezayir'de kendisine karşı bir darbe düzenlemiş olan General Raoul Salan'ı ve OAS terör örgütünün diğer 10 üyesini 17 Haziran'da affederek öder.

Seçim kampanyasının başlamasıyla birlikte, devletin baskı organları daha fazla özgüvenle hareket etmeye başlar. 31 Mayıs'ta, İçişleri Bakanı Christian Fouchet'nin yerini, de Gaulle tarafından “Nihayet gerçek bir Fouché” sözleriyle karşılanan Raymond Marcell alır (Joseph Fouché, 1789 Fransız Devrimi'nin gerilemesinin ardından Direktorat ve Napolyon yönetimi altında polis bakanı olmuş ve yaygın korku uyandıran bir baskı aygıtı yaratmıştı).

Marcellin aşırı bir sertlikle harekete geçer. Onun atandığı gün, yakıt tedarikini ve trafik akışını yeniden sağlayabilmek için yakıt depolarının dışındaki caddeler grev gözcülerinden temizlenir. Marcellin, 12 Haziran'da, seçim kampanyası sırasında tüm sokak gösterilerini yasaklar; aynı gün, bütün devrimci örgütleri dağıtan ve 200 “şüpheli yabancı”yı sınırdışı eden bir kararname yayımlar. Bu yasaklama, Troçkist OCI'yi ve onun gençlik ve öğrenci örgütlerini; Alain Krivine'in JCR'sini (Jeunesses communistes révolutionnaires- Devrimci Komünist Gençlik); Daniel Cohn-Bendit'in anarşist “22 Mart Hareketi”ni ve Maocu örgütleri etkiler. Renseignements généraux’ya (iç istihbarat servisi) [bu örgütlerin] her üyesini izleme ve onlar hakkında bilgi toplama emri verilir.

Marcellin altı yıl görevde kalır ve bu süre içinde, polisi, istihbarat örgütünü ve CRS'yi (uzman çevik kuvvet polisi) üst düzeyde hazırlıklı bir iç savaş aygıtına dönüştürür. O, polis gücü harcamalarını ikiye katlar, onları modern teknolojiyle ve silahlarla donatır ve 20 bin yeni polis memurunu işe alır.

De Gaullcüler korku üzerine kurulu bir seçim kampanyası yürütürler. Onlar, iç savaş tehlikesini ön plana çıkarıyor; totaliterlerin, komünistlerin iktidar ele geçirmesi konusunda uyarılarda bulunuyor; cumhuriyetin ve milletin birliğini savunuyorlardı. Bu koroya, muhalefet partileri ve sendikalar da katılır. PCF'nin “sol radikallere” karşı sürekli ajitasyonu, sağcı propagandanın değirmenine su taşır. François Mitterrand, seçimin öngününde televizyonda yaptığı konuşmada şöyle der: “Biz ilk günden itibaren ve saldırılara rağmen, yalnızca anavatanın birliğini ve barışın korunmasını düşündük.”

Seçim, resmi sol için bir felakettir. De Gaullcüler ve müttefikleri oyların yüzde 46'sını alırken, en güçlü muhalefet partisi olan PCF, sadece yüzde 20 oranında oy elde eder ki bu, bir yıl öncesinden çok daha düşüktür. Çoğunluk seçim sistemi, koltukların paylaşımı söz konusu olduğunda, sonucun daha da yıkıcı olması anlamına geliyordu. Koltukların beşte dördü sağ burjuva partilere gider (de Gaullcülere yüzde 59, liberallere yüzde 13 ve merkez partilere yüzde 7). Mitterrand’ın FGDS’si (Fédération de la gauche démocrate et socialiste - Demokratik ve Sosyalist Sol Federasyon) koltukların yüzde 12'sini, PCF ise yalnızca yüzde 7'sini alır. En önemlisi, tutucu taşra, büyük bir çoğunlukla sağa oy verir. En aktif unsurların çoğu (lise öğrencileri, üniversite öğrencileri, genç işçiler ve göçmenler) oy kullanma hakkına sahip değildir. Resmi oy verme yaşı 21’dir ve seçmen listeleri, aceleyle yapılan seçim öncesinde güncellenmemiştir.

Devrimci krizin başlamasından iki ay sonra, burjuvazi iktidara bir kez daha hakim olmuştur. O artık, de Gaulle'ün yerine bir başkasını geçirecek; gelecek on yıllarda egemenliğini güvence altına alabilecek ve işçi sınıfını kontrol altında tutabilecek yeni bir siyasi aygıtı (Mitterrand'ın Sosyalist Partisi) sakin bir şekilde geliştirecek zamana sahiptir. Burjuvazi, bunun için ekonomik bir bedel ödemeliydi. Grenelle anlaşmaları sonunda yürürlüğe girer ve çalışanlar ilerideki yıllarda yaşam standartlarında net bir iyileşme yaşarlar. Bununla birlikte, bu ilerlemeler kalıcı değildir ve şimdi büyük ölçüde geri alınmışlardır.

Devam edecek