Ticaret savaşı ve ekonomik ulusalcılık patlaması

25 Haziran 2018

Bir yıl önce, başlıca uluslararası ekonomik kuruluşlarda, Amerika Birleşik Devletleri’nin “korumacılığa direnme” taahhüdünü bildirilere ve açıklamalara dahil etmeyi reddetmesi üzerine bir anlaşmazlık yaşanıyordu.

Uluslararası Para Fonu (IMF) ve G20 gibi uluslararası örgütler, 2008’de küresel mali krizin patlamasına yanıt olarak, sürekli bu ifadeye başvurmuşlardı. Gerçekten de, büyük kapitalist devletlerin önderleri, sonraki yıllarda, Büyük Bunalım’dan beri yaşanmış en önemli ekonomik çöküşe tepki olarak 1930’ların yolunu tutmamış oldukları için belirli aralıklarla birbirlerini kutladılar.

Onlar, tarihten ders çıkarılmış olduğunu ve hem Bunalım’ın derinleşmesinde hem de II. Dünya Savaşı’nın patlamasının koşullarının oluşmasında son derece önemli bir rol oynamış olan ticaret savaşının ve diğer korumacı önlemlerin hiçbir şekilde tekrarlanmayacağını iddia ettiler.

Peki, ağız dalaşının başlamasından on iki ay sonra durum ne?

“Ulusal güvenliğe” başvuran ABD, Avrupa Birliği’nden (AB), Kanada’dan ve Japonya’dan çelik ve alüminyum ithalatına yüzde 25’e kadar gümrük vergisi uyguladı. AB, bugün, misilleme niteliğinde gümrük vergileri uygulayacak. Kanada, benzer bir şekilde, ABD’ye gümrük vergileri uygulamaya hazırlanıyor.

Önümüzdeki ay, ABD, 50 milyar dolar değerinde Çin malına, yüksek teknoloji ürünlerine yönelik gümrük vergileri uygulamaya başlayacak. Buna, 200 milyar dolar değerinde Çin malına daha ithalat vergileri uygulama tehditleri; ardından da, eğer Çin misilleme tehdidine devam ederse, 200 milyar dolarlık ek gümrük vergileri olasılığı eşlik ediyor.

Çin ile çatışmadaki başlıca mesele, asıl olarak ABD’nin ticaret açığı değil (ABD, Çin’in Amerika’dan ithalatını arttırmaya yönelik girişimlerini reddetti); Pekin’in “Çin Malı 2025” planı doğrultusunda endüstriyel ve teknolojik kapasitelerini arttırma hamleleridir. ABD, bu perspektifi, kendisinin ekonomik ve askeri üstünlüğüne yönelik bir tehdit olarak görüyor.

Trump’ın Beyaz Saray’daki ekonomi danışmanı Peter Navarro, bu hafta Wall Street Journal’da yayınlanan bir yorumda, “Pekin’in yeni teknoloji sanayisine egemen olmaya yönelik atılgan planı” diye adlandırdığı şeyin hoşgörülmeyeceğini; Çin’in “stratejik teknolojiler” alanındaki yatırımlarının “Amerika’nın imalat ve savunma sanayi altyapısı”na yönelik en büyük riski oluşturduğunu ve “ekonomik güvenliğin ulusal güvenlik” olduğunu ortaya koydu.

Başka bir ifadeyle, ABD’nin yürütmekte olduğu ekonomik savaş, Çin’i bir ekonomik yarı sömürge konumuna indirme yönelimi ile bağlantılıdır ve bu gündem, gerektiğinde askeri araçlarla uygulanacaktır.

ABD’nin “stratejik müttefikler”ine ve “stratejik rakip” olarak adlandırdığı Çin’e yönelik ticaret savaşı önlemleri, insanlığın üretici güçlerinin gelişmesi açısından bütünüyle akıldışıdır.

Küresel ekonomi, 1930’ların yıkıcı gümrük ve kur savaşlarından sonraki seksen yılı aşkın süre içinde, neredeyse her metanın, ürünlerin çoğu parçasının nihai biçimini almadan önce defalarca uluslararası sınırları geçtiği muazzam ve karmaşık bir uluslararası işbölümünün ürünü olduğu, çok daha fazla bütünleşmiş bir organizma haline gelmiştir.

Ancak, ABD’nin “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” sloganı altında uygulanan önlemlerinin akıldışılığı, bazı geri adımların atılacağı anlamına gelmemektedir.

Tersine, Troçki’nin yaklaşık 80 yıl önce ileri sürdüğü gibi, ulusalcı bir temelde uyumlu ekonomik gelişme olasılığı bütünüyle olanaksızken, otoriter ya da faşist bir devletin ekonomik ulusalcılığı, “ulusun tüm ekonomik güçlerini yeni bir savaşa hazırlık için yoğunlaştırma meselesi olduğu ölçüde, tehdit edici bir gerçeklik” idi. Bu önlemler, yeni bir dünya savaşının “kapıyı çalıyor” olduğu anlamına geliyordu.

Troçki’nin uyarıları, şimdiki uluslararası siyasi durumda yankılanmaktadır. Bütün ülkelerde, 1930’ların ayırt edici özelliği olan otoriter ve faşist yönetim biçimleri yeniden ortaya çıkarken, liberal demokrasi ilkeleri paramparça oluyor. O dönemde olduğu gibi, bugün de, “Herkes başkalarına karşı kendini savunuyor; bir gümrük duvarı ve süngü önlemiyle kendini koruyor.”

WSWS’nin dünkü perspektifinde özetlediği gibi, şu anda göçmenlere karşı küresel bir savaş söz konusu. ABD’de, göçmenlere karşı, Almanya’daki Nazi rejimini hatırlatan bir dil eşliğinde, Gestapo tarzı baskınlar gerçekleştiriliyor. Avrupa politikasına, giderek artan şekilde, 20. yüzyılın en kötü suçlarını işlemiş olanların ağzından konuşan sağcı ve faşist hareketlerin yükselişi (Almanya’da, İtalya’da, Macaristan’da ve başka yerlerde) yön veriyor.

Tüm ekonomik düzenin çökertilmesine ve ona eşlik eden siyasi sonuçlara ABD’nin (sözümona uluslararası istikrarın garantörü) öncülük ediyor olması, tarihsel olarak son derece önemlidir.

Ticaret savaşının başlatılması ve ekonomik ulusalcılığa dönüş, küresel ekonomik sistemin derin ve çözümsüz çelişkilerinin; her şeyden önce, ekonominin küresel karakteri ile dünyanın, pazarlar ve karlar uğruna birbirleriyle mücadele eden rakip ulus devletlere ve büyük güçlere bölünmüşlüğü arasındaki çelişkinin ürünüdür.

ABD siyaset kurumunun en önemli kesimleri, 1930’ların sonlarında ve savaş yıllarına doğru, 1930’ların ulusalcı politikalarına herhangi bir geri dönüşün ekonomik bir felakete neden olacağı ve sosyalist devrimin koşullarını yaratacağı sonucunu çıkarmışlardı. Savaş sonrası düzenin, serbest ticaretin teşvik edilmesi ve korumacılığın ve komşulara zarar veren ekonomik önlemlerin terk edilmesi temelinde inşasının gerekçesi bu anlayıştı.

ABD, eski ekonomik ve stratejik rakiplerini ezme peşinde koşmaktan çok, Bretton Woods para anlaşması, Marshall Planı ve Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) gibi önlemler yoluyla onların ekonomik büyümesini teşvik etmeye çalıştı. Bu politikalar ABD'nin yardımseverliği temelinde yürütülmemiş; hesaplanmış öz çıkarlara, ABD’nin ekonomik ilerlemesinin bir bütün olarak dünya ekonomisinin genişlemesine bağlı olduğu kabulüne dayandırılmıştı.

Bu anlayışlar, savaş sonrası ekonomik düzeninin zeminini oluşturdu. Ama dünya ekonomisinin istikrarlı bir şekilde büyümesi, ABD’nin dünya ekonomisi içindeki baskın konumunun altını oydu. Geçtiğimiz 30 yılda, üretimin küreselleşmesi, bu eğilimi hızlandırmıştır. Artık, ABD, yalnızca eski rakiplerinin artan ekonomik gücüyle değil ama Çin biçiminde yeni bir “stratejik rakip”in ortaya çıkmasıyla karşı karşıya.

ABD egemen seçkinlerinin bazı kesimleri, ABD’nin kurmuş olduğu savaş sonrası sistemin, artık, konumunu iyileştirmekten çok zayıflattığı sonucuna vardı. Bu değerlendirme Trump yönetimi ile başlamamıştır. O, Obama yönetiminin uluslararası ekonomi politikalarının merkezini oluşturuyordu. Obama yönetimi, çok taraflılık değil ama ABD’yi küresel ekonomik ilişkiler ağının merkezine yerleştiren yeni bir düzenin kurulması üzerinde yükselen yeni bir sistemin inşa edilmesi gerektiğinde ısrar etti.

Obama yönetiminin Çin’i dışlayan bir Pasifik Ötesi Ortaklığı (TPP) teklifinin ve Avrupa’ya ilişkin benzer planlarının ulusalcı özü buydu.

Trump bu planların her ikisini de rafa kaldırırken, onların ana içeriğini oluşturan ekonomik ulusalcılık, şimdi çok daha şiddetli biçimde geliştirilmiş ve genişletilmiştir. Amaç, her türlü yola başvurarak (zorunlu olarak giderek artan otoriter önlemlerin eşlik ettiği ticaret savaşı, ekonomik ulusalcılık ve Amerikan askeri gücünü dünyanın her köşesinde ortaya koyma), ABD’nin ekonomik egemenliğini yeniden kurmaktır.

Demokratlar, Trump’ın ABD’nin NATO müttefiklerine gümrük vergisi uygulamasını eleştirirken bile, ABD Başkanı'nın Çin’e karşı ticaret savaşı önlemlerini yüksek sesle övüyor; hatta bunların genişletilmesini talep ediyorlar. Bu politikalara verilen iki partili (Cumhuriyetçiler ve Demokratlar) destek, ticaret savaşının ve korumacılığın yalnızca Trump’ın değil ama Amerikan kapitalizminin ürünü olduğunu ortaya koymaktadır.

ABD’nin, ticaret savaşı ve ekonomik ulusalcılık çılgınlığına rağmen bir şekilde yola getirilebileceğini ve en azından, bir tersine dönüş olmasa bile, rota düzeltmesi yapabileceği yönünde boş yere umuda kapılanlar var. Bu bir yanılsamadır. Geçmişe bir geri dönüş söz konusu olamaz; çünkü onun üzerinde kurulduğu ekonomik temeller paramparça olmuştur.

Küresel kapitalist sistemin çöküşünden ve ona eşlik eden tüm dehşetlerden tek çıkış yolu, uluslararası işçi sınıfının siyasi iktidar ve dünyanın sosyalist dönüşümü uğruna birleşik mücadelesidir.

Nick Beams