Artık müttefik değiller: Trump Avrupa’ya karşı tehditleri tırmandırıyor

11 Temmuz 2018

ABD Başkanı Donald Trump, Salı günü, ABD-Avrupa ilişkilerinde İkinci Dünya Savaşı’ndan beri en büyük krizin ortasında, Kuzey Atlantik Paktı Örgütü’nün (NATO) bir zirvesine katılmak için Brüksel’e ulaşacak.

Financial Times, “İlk kez, bir ABD başkanının Avrupa kıyılarına gelmesi, kaygı ve hatta korku ile bekleniyor.” diye yazdı.

Trump yönetiminin geçtiğimiz ay Avrupa’dan çelik ve alüminyum ithalatına gümrük vergisi koyarak küresel bir ticaret savaşı başlatmasının ve çok geçmeden, sadece on gün sonra, sonuç bildirisini imzalamayı reddederek G7 zirvesini bozmasının ardından, Avrupalı güçler Trump’ın NATO zirvesini de havaya uçurabileceğinden kaygı duyuyorlar. ABD’li yetkililer, basına, isimlerini vermeden, Trump’ın, bizzat ittifaktan çıkma tehdidinde bulunmak için ABD askerlerini Almanya’dan çekmeyi duyurmasından dolayı, toplantıda hiçbir şey yapamayacağını söylediler.

Amerika Birleşik Devletleri ile en yakın müttefikleri arasındakiler dahil olmak üzere tüm uluslararası ilişkiler, Trump’ın ticaret, jeopolitika ve diplomasi alanlarındaki etkileşimsel “Önce Amerika” yaklaşımı eliyle kargaşa içine atılmış durumda. Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın belirttiği gibi, “güvenilirliğin eski sütunları ufalanıyor.”

Avrupalı önderler için, Trump’ın küresel ilişkiler sahnesindeki bir sürpriz ya da trafik kazası olmadığı açıklık kazanıyor. Onun, çıplak bencilliğe dayalı aşırı milliyetçilik biçimindeki politika tarzı, sadece ABD tarafından değil ama bizzat Avrupalı güçlerce de benimsenen bir yeni dünya düzenini temsil ediyor.

Trump, AB ülkelerinin NATO’nun yeniden silahlanmasına daha fazla katkı yapması talebiyle, ABD kapitalizminin tüm dünyadan; hem “müttefikler”den hem de düşmanlardan tavizler koparma biçimindeki yağmacı yönelimini dile getiriyor. Bu düzeyde yeniden silahlanma, sosyal güvenlik ağını ve işçilerin yaşam standartlarını ortadan kaldırmaksızın gerçekleştirilemez. Bu, rastlantısal bir yan ürün değil; Trump’ın gündeminin asli bir hedefidir. Doğrusu, Beyaz Saray, Avrupalı güçlere, Avrupa’da faaliyet gösteren Amerikalı şirketlere daha düşük emek maliyeti sağlamak için, işçi sınıfına yönelik saldırılarını sürdürmelerini söylüyor.

Trump, daha Brüksel’e inmeden, sözlü bombalarını fırlatmaya başlamıştı. ABD başkanı, geçtiğimiz hafta Montana’daki bir kampanya mitinginde, “NATO’ya şunu söylemeye gidiyorum: Kendi faturalarınızı ödemeye başlamak zorundasınız.” dedi ve ekledi: “ABD her şeyin sorumluluğunu üstlenmeyecek.”

Trump, Almanya Başbakanı Angela Merkel’e hakaretler yağdırdı: “Almanya, AB’nin, Avrupa Birliği’nin en büyük ülkesi olan Almanya, yüzde bir ödüyor. Ama demiştim, biliyorsun Angela, buna güvence veremem ama sizi koruyoruz ve bu sizin bizi korumanızdan çok daha fazlası anlamına geliyor, çünkü sizi koruyarak ne kadar korunduğumuzu bilmiyorum.”

Trump, ABD’nin AB müttefiklerinin savunmaya daha fazla harcama yapması talebini ABD ile AB arasında tırmanan ticaret savaşına açıkça bağladı. O, Pazartesi günü şunları söyledi: “Üstelik bu Avrupa Birliği’nin, ABD ile 151 Milyon dolarlık bir Ticaret Fazlası, ABD mallarına Ticaret Sınırlamaları var. HAYIR!”

AB figürleri arasında, Trump yönetiminin eylemlerinin, Avrupalı devletler ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki nesnel ve büyüyen bir uyuşmazlığı ifade ettiği yönünde giderek artan bir fikir birliği var.

Avrupalı bir yetkili, Guardian’a, “Şu anda masada olan şey, Başkan Trump tarafından yaratılmayan ve Başkan Trump’ın görev süresinin ya da sürelerinin sonunda ortadan kaybolmayacak, acımasız bir şekilde gerçek bir sorundur.” dedi ve ekledi: “Masanın etrafında bulunan hepimizin verili olarak kabul ettiği Atlantik ötesi ilişkiler, verili değil.”

Başka bir üst düzey AB diplomatı, The Hill’e şunları söyledi: “Bizler Trump’ın politikalarına gözlerimizi deviriyorduk ama şimdi stratejik hale gelen çılgınlığı görüyoruz. Artık hedeflerimizi ilerletmek için her çeşit ortağı arayıp bulmak zorundayız.” Gerçekten de, Trump’ın Brüksel’e gelmesinden önce, Çin Başbakanı Li Keçiang Berlin’i ziyaret etti ve ABD’den gelen tehditleri karşılamak için bir AB-Çin ittifakına ilişkin bir görüşme gerçekleşti.

George W. Bush’un eski danışmanı Dan Price, Wall Street Journal’a, “ABD, Avrupa’da artık, stratejik bir ortaktan stratejik bir soruna evrimleşmiş olarak görülüyor.” dedi. Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk, bu düşünceleri yineledi ve Trump’ın, “sistemli, ısrarlı ve Avrupalı değerleri… zayıflatmak için bir yönteme sahip” olması nedeniyle “hafife alınmaması gerektiği”ni söyledi.

Başka bir ifadeyle, ilk şokun zamanla azalmasının ardından, bizzat Avrupalı yetkililer, Trump’ın dünya görüşünün tersyüz edilmiş bir çeşidini yaygın biçimde benimsiyor ve ABD’yi, pazar, kaynak ve ekonomik üstünlük arayışında stratejik bir rakip olarak görüyorlar.

Ancak NATO zirvesinin başlıca ironisi, harcama hedefleri üzerine NATO üyeleri arasındaki karşılıklı suçlamalara karşın, ittifakın tüm üyelerinin dişlerine kadar silahlanıyor olmasıdır.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Wall Street Journal’da yayınlanan yazısında, “geçtiğimiz yıl NATO müttefikleri, savunma bütçelerini birlikte yüzde 5,2 arttırmışlardı; gerçek anlamda, çeyrek yüzyıldaki en büyük artış. Şimdi 2018, harcama artışının olduğu art arda dördüncü yıl olacak.” diye övündü.

Stoltenberg, şöyle devam ediyordu: “2014’te, sadece üç müttefik (ABD, Britanya ve Yunanistan) yüzde 2 hedefini karşılaşmıştı. Bu yıl, Estonya’yı, Letonya’yı, Litvanya’yı, Polonya’yı ve Romanya’yı ekleyerek, bu sayıyı sekize yükseltmeyi ümit ediyoruz.”

Her NATO üyesi, askeri yeniden silahlanmasının bedelini ödemek için, sosyal harcamaları kesiyor ve Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron’un Fransa’daki demiryolu işçilerine karşı pervasızca saldırısıyla örneklendiği üzere, kendi işçi sınıfına karşı cepheden bir saldırı yürütüyor.

İttifak, yüzde 2 hedefini, Ukrayna’daki ABD/AB destekli ve faşistlerin öncülük ettiği darbenin ardından patlak veren vekil savaşına ve ardından Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesine karşılık olarak belirlemişti. NATO, o zamandan beri, Baltık devletlerine ve Polonya’ya binlerce asker konuşlandırdı ve St. Petersburg’dan sadece birkaç yüz kilometre uzakta bir dizi kışkırtıcı savaş oyunu düzenledi.

Bu haftaki zirve, 30 kara taburunu, 30 gemiyi ve 30 savaş uçağı filosunu 30 günlük sürede konuşlandırmaya hazır hale getirecek bir “30 kere dört” planının oluşturulmasını kapsayan bu politikaları sürdürmeyi hedefleyecek.

Foreign Affairs, zirvenin, ayrıca, “biri, deniz yoluyla takviyeyi kapsayan denizcilik konuları üzerine odaklanmak için Norfolk’ta ve biri de, birlikleri Avrupa çapında hareket ettirme lojistiği ile uğraşmak için Almanya’da” olmak üzere iki ek NATO komutanlığı kuracağını belirtti.

NATO üyelerinin yeniden silahlanma yönündeki aşırı hızı, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, onlara birlik getirmedi. Tersine, 2014’ten bu yana geçen dört yılda, NATO üyeleri, kendi aralarında benzersiz bölünmelere tanık oldular. Bu, sadece ABD ile Avrupa arasında değil ama en doğrudan şekilde Britanya’nın 2016’daki AB’den ayrılma oyunda ifade edilen, bizzat AB içinde de yaşandı.

Brexit’in ardından, Britanya, bu hafta iki üst düzey kabine üyesinin istifasında ve May hükümetinin düşebileceği söylentisinde en yüksek noktasına ulaşan, birbiri ardına gelen krizlerle sarsılıyor. Bu arada, geride kalan AB üyeleri, sığınmacı politikasında sağa doğru çılgınca bir koşuda birbirleriyle yarışırken, karşılıklı suçlamalara kilitlenmiş durumdalar.

Başka bir ifadeyle, NATO üyeleri, her krize, askeri silahlanma, milliyetçilik, ticaret savaşı, sınırlarını kapatma ve Troçki’nin ifadesiyle, “süngü çitleri”nin arkasına çekilme ile karşılık veriyorlar. Ancak her sağa kayış, yalnızca yeni krizlerin ve çatışmaların koşullarını yaratıyor.

Trump’ın başkanlığa gelmesinden bir buçuk yıl sonra, Beyaz Saray’ın şimdiki sakininin kapitalist politika modelinden bir sapmayı değil; tersine, onun en özlü ifadesini temsil ettiği açıktır. Küresel savaş, ticaret çatışması, yabancı düşmanlığı, milliyetçilik, sığınmacılara yönelik saldırı, demokratik hakların kaldırılması; Trump’ın tüm ayırıcı özellikleri, gerçekte, çürüyen ve kokuşan kapitalizmin ayırıcı özellikleridir.

Andre Damon