Brezilya’daki aşırı sağcı tehlike ve İşçi Partisi’nin rolü

12 Ekim 2018

Brezilya’da geçtiğimiz Pazar günü düzenlenen genel seçimler, siyasi duruma uzun süre egemen olmuş partileri enkaz haline getiren siyasi bir depremle sonuçlandı. Aynı zamanda o, 1964’teki ABD destekli darbenin ardından dayatılan 20 yıllık askeri diktatörlükten sonra kurulan burjuva demokratik düzenin topyekün çürüyüşünü gözler önüne serdi.

Faşizan ve soytarı bir eski yüzbaşı ve Brezilya Kongresi’nde dokuz dönem milletvekili olan Jair Bolsonaro’nun, açık bir zafere ramak kalacak şekilde, oyların yüzde 46’sını alabilmiş olması, Latin Amerika’nın 200 milyonu aşkın bir nüfusa sahip olan bu en büyük ülkesinin faşist-askeri bir diktatörlüğe geri dönmesi yönündeki çok büyük tehlikeyi açığa vurmaktadır.

Onun en yakın rakibi olan, İşçi Partisi’nin (Partido dos Trabalhadores—PT) adayı Fernando Haddad, Bolsonaro’nun yaklaşık 17 puan gerisinde kaldı. Bu iki aday, 28 Ekim’deki ikinci turda yarışacak.

Bolsonaro’nın Haddad’ı ulusal toplamdan bile daha büyük oranlarla mağlup ettiği bölgelere, İşçi Partisi’nin doğum yeri ve askeri diktatörlüğün sona erdirilmesini dayatan 1978-1980 kitle grevlerinin gerçekleştiği yer olan, Brezilya’nın otomotiv ve metal sanayilerinin merkezi Sao Paulo’yı çevreleyen ABC denilen sanayi kuşağı kentlerinin tamamı dahildi. Şu anda hapiste olan PT’li eski Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva’nın kariyerine bir metal işçileri sendikası önderi olarak başladığı bu kentler, PT’li Haddad’ın hemen hemen yüzde 20’lik oranına karşılık, Bolsonaro’ya oyların yüzde 50’sini verdi.

Benzer şekilde, Bolsonaro, Lula’nın 2002’de seçilmesi öncesi dönemde bir PT kalesi ve 2001’de Dünya Sosyal Forumu’nun kuruluşu için seçilen yer olan Rio Grande do Sul’da, Haddad’ın yüzde 20 oyuna karşılık, oyların yüzde 45’ini elde etti.

Rio de Janeiro eyaletinde, Bolsonaro, uzun bir sol geleneği bulunan başkent ile bir çelik üretim merkezi ve sert sendikal mücadeleler alanı olan Volta Redonda dahil olmak üzere her bir kentte kazandı.

Lula döneminde kurulan asgari sosyal yardım programlarından en fazla yararlanan ülkenin en yoksul bölgesi olan kuzeydoğuda bile (burası, PT’nin siyasi kalesi olarak görülüyordu), Bolsonaro, 26 eyalet başkentinden 23’ünü kazandı.

Brezilya Kongresi için sonuçlar da aynı şekilde çarpıcıdır. Bolsonaro’nun Sosyal Liberal Partisi (PSL), İşçi Partisi’nin elde tuttuğu 56 sandalyenin (bir önceki dönem 68’di) sadece dört azını elde ederek, bir sandalyeden 52 sandalyeye yükseldi. Daha önce devlet başkanlığına ve yasama organında büyük bir güce sahip olmuş olan merkez sağ partilerin her ikisi de (PSDB ve MDB), kongre temsilcilerinde yarıya yakın bir azalmaya tanık oldu.

Seçmenlerin üçte birine denk düşen ve kabaca Bolsonaro’ya verilen oy sayısına eşit olan sandığa gitmeyenlerin ve boş oy atanların rekor oranı da, bir o kadar önemliydi. Dahası, bütün sandıklar, her adaya destekten çok muhalefetin olduğunu gösteriyordu.

Peki, Brezilya’da aşırı sağın bir adayının aldığı görülmemiş seviyedeki oyun sorumlusu kim? Bunun başlıca sorumlusu, Lula’nın ilk seçilmesinden ardılı Dilma Rousseff’in 2016’da görevi kötüye kullanmakla suçlanmasına kadar Brezilya’yı 13 yıl boyunca yönetmiş olan İşçi Partisi’dir.

Pazar günkü oylama, ülkeyi 2013’te vuran mali krizin sonucunda Brezilya halkının çoğunluğunun karşı karşıya olduğu yıkıcı toplumsal ve ekonomik kriz ve PT hükümetinin bu krizin tüm yükünü işçi sınıfının sırtına yüklemek için uyguladığı politikalar üzerine bir halk referandumunu ifade ediyordu. Bu, hala bir işi olanların gerçek ücretlerinin azalmasına ve toplumsal eşitsizlikte keskin bir büyümeye yol açarken, 14 milyon işçiyi işsizliğe mahkum etti.

Bu seçim, aynı zamanda, devlete ait enerji şirketi Petrobras’daki rüşvetlere ve komisyonlara yönelik Lava Jato soruşturmasında açığa vurulan sistemli yolsuzluk üzerine halk öfkesini dışavurdu. Milyonlarca insan işsizlik ve derinleşen yoksullukla karşı karşıya iken, kamu hazinesinden tahminen 4 milyar dolar politikacıların ve onların şirket destekçilerinin ceplerine hortumlandı. Sahile yakın bir daireyi kapsayan son derece çürük kanıtlara dayanarak suçlu bulunan Lula, her şeye rağmen bu düzenin merkezindeydi.

Haddad ve İşçi Partisi, siyasi yükselişi onunla Brezilya Kongresi’nde ittifak kuran PT eliyle beslenmiş olan Bolsonaro’nun faşizan demagojisine karşı halkın desteğini çekebilecek herhangi bir program sunmayı ya da işçi sınıfına başvurmayı istemiyordu ve dahası, bundan acizlerdi.

Halkın çoğunluğunun Bolsonaro’ya (aynı zamanda Haddad’a ve siyaset kurumunun geri kalanına) düşmanlığının 28 Ekim’de neo-faşistlerin yenilgisiyle sonuçlanıp sonuçlanmayacağı görülecek. Ne olursa olsun, kesin olan şey, seçimlerin ikinci turunun Brezilya’da askeri diktatörlüğün çöküşünden bu yana en sağcı hükümeti doğuracak olduğudur.

İşçi Partisi’nin sahte solcu uyduları, şimdi, “faşizme karşı ulusal birleşik cephe” yönünde konuşuyorlar. Bu cephe, mümkün olursa, hem geleneksel sağcı partileri hem de Bolsonaro’ya karşı eleştirel olan O Globo ve Veja dergisi gibi çeşitli gerici medya organlarını içerecek.

PT, kendisinin bürokratik sendika konfederasyonu CUT ile bağları üzerinden işçi sınıfı direnişini daha iyi bastırabileceği ve Bolsonaro’nun ise büyük olasılıkla bir toplumsal patlamayı kışkırtacağı gerekçesiyle, Brezilya egemen sınıfına ve uluslararası sermayeye sesleniyor.

Bolsonaro’nun sadece tehlikeli bir sapma olduğuna ve PT tarafından onun yenilgiye uğratılmasının Brezilya’da çiçeği burnunda bir demokrasi doğuracağına inananlar, bir hayal dünyasında yaşıyorlar.

Brezilya’nın tüm egemen çevrelerinin sağa dönüşü, çarpıcı ifadesini, Brezilya Yüksek Mahkemesi Başkanı Dias Toffoli’nin seçimden hemen hemen bir hafta önce yaptığı bir konuşmada buldu. Toffoli, bu konuşmada, 1964’te Brezilya silahlı kuvvetlerinin CIA’in desteğiyle iktidarı almasını ve Joao Goulart’ın seçilmiş hükümetini devirmesini kastederek, artık askeri darbe ya da diktatörlük ifadeleri ile konuşmak istemediğini açıkladı. Toffoli, bunun yerine, ondan, askeri darbenin meşru olduğunu ve siyasi partilerin “hatalarından” kaynaklandığını ima edecek şekilde, “1964 hareketi” olarak söz edecekti.

Toffoli’nin konuşması, atanmasını Genelkurmay Başkanı Gen. Eduardo Villas Boas’ın önerdiği bir yedek ordu generalini yüksek mahkemenin baş danışmanı olarak seçmesinden sadece birkaç hafta sonra geldi. Söylendiğine göre, atanan general, Bolsonaro’nun kampanya programını oluşturmasına yardımcı olan bazı üst düzey subaylardan biriydi.

Lula’nın 1998, 2002 ve 2006 devlet başkanlığı kampanyalarının yasal temsilciliğini yapan Judge Toffoli’nin, yargıdaki makamına, İşçi Partisi’ne sadık bir kişi olarak yükseldiği belirtilmelidr.

Ordunun Brezilya’daki siyasi yaşamın her alanında bu şekilde yükseltilmesi, PT eliyle teşvik edilmiştir. PT hükümeti, birliklerini Haiti’deki BM destekli işgalde “kana bulaştırması”nın ardından ordunun Rio’nun gecekondu semtlerine konuşlandırılması sürecini yönetmişti. Bolsonaro, sandıklarda yenilmesinin gayrimeşru olacağını ve bunun, ordunun onun lehine müdahalesini meşrulaştıracağını belirterek, ordunun artan gücünü kendi çıkarına kullanmaya çalışıyor.

PT, Brezilya işçi sınıfının bugün karşı karşıya olduğu tehlikelere zemin hazırlamıştır. İşçi Partisi’nin kuruluşunda ve yükseltilmesinde merkezi bir rol oynamış olan çeşitli sahte sol örgütler de, bu sorumluluğu paylaşmaktadır.

Onlardan biri, Morenocu-Pablocu ittifak Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’dir (PSOL). PSOL, Pazar günü, oylarının, 2006’da ilk kez adaylar çıkardığında elde ettiği yüzde 7’ye kıyasla, sadece yüzde 0,6’ya indiğine tanık oldu. PSOL, ikinci turda, PT’ye ve Haddad’a desteğini ilan etti.

PT’nin kuruluşunda başlıca rol, en başından beri, 1960’larda Troçkist hareket Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) ile yollarını ayırmış olan örgütler tarafından oynandı. Onların bir kısmı, Castroculuğun ve gerillacılığın, işçi sınıfı içinde Marksist partiler inşa etme gerekliliğinin yerini aldığı teorisini desteklemişti. Bu siyasi yönelim, Latin Amerika genelinde, işçi sınıfının yıkıcı yenilgilerine ve askeri diktatörlüklerin yükselişine katkıda bulundu.

Bu aynı unsurlar, Brezilya’daki askeri rejime karşı işçilerin büyük çaplı grevlerinin ve öğrencilerin militan mücadelelerinin gerçekleştiği koşullar altında, İşçi Partisi’ni kurmak için sendika önderliği, Katolik Kilisesi ve sol akademisyen kesimleri ile güçlerini birleştirdiler. Onlara göre, PT, bir devrimci parti inşasının ve işçi sınıfı içinde sosyalist bilinci geliştirme uğruna mücadelenin bir alternatifi işlevi görecek; Brezilya’da sosyalizme giden benzersiz bir parlamenter yol sağlayacaktı. Bu yolun, faşist demagog Bolsonaro’nun yükselişinde cisimleşen çıkmaz sokağına, açık bir şekilde ulaşılmış durumda.

Brezilya işçi sınıfı, kendisini, PT ile bir “birleşik cephe” ve onun destek için Brezilya egemen sınıfına başvurması çerçevesinde savunamaz. İleriye giden tek yol, Brezilyalı işçilerin mücadelelerini, ortak düşman olan mali sermayeye ve ulusötesi şirketlere karşı hem Latin Amerika hem de Kuzey Amerika işçilerinin mücadeleleri ile birleştirmekten geçmektedir.

Böyle bir mücadele, İşçi Partisi ve onun tüm sahte sol uyduları ile kesin bir siyasi kopuşu gerektirmektedir. En acil sorun, işçi sınıfı içinde, Troçkizm uğruna mücadelenin –Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nde cisimleşen– uzun tarihinin özümsenmesi temelinde, yeni bir devrimci önderliğin inşa edilmesidir.

Bill Van Auken