Marx’ın mezarına yapılan saygısızlık, bir uyarıdır

21 Şubat 2019

Karl Marx’ın Londra Highgate Mezarlığı’ndaki mezarına sadece iki hafta içinde iki saldırı gerçekleştirildi. İlki ve en zarar verici olanı, Karl’ın ve eşi Jenny’nin mezarını gösteren ve 1956’da Marx’ın anısına dikilen anıta dahil edilmiş olan özgün mezar taşından Marx’ın adını bir çekiçle çıkarma girişimiydi. İkinci saldırı ise, anıttaki bronz Marx büstünü destekleyen kaideye komünizm karşıtı sloganlar yazılmasıydı.

Marx’ın mezarı, dünyada tarihsel öneme sahiptir. Orası, yazıları 20. yüzyılı başka herkesten daha fazla biçimlendirmiş ve milyonlarca işçinin ve ezilen kitlelerin kalplerinde özel bir yeri olan insanı onurlandırmak için her yıl binlerce kişinin ziyaret ettiği bir yerdir. O, tüm yaşamını işçi sınıfının ve bütün acı çeken insanlığın dünya sosyalist devrimi yoluyla sınıf baskısından kurtulması davasına adamış, muazzam bir teorik ve siyasi kişilikti. Lenin ve Troçki önderliğindeki Ekim Devrimi, bu mücadelenin en büyük doğrulamasıydı.

Dolayısıyla, Marx’ın mezarına yapılan saldırı, burjuvazi tarafından bilinçli olarak geliştirilen ve medyanın yardımına koştuğu aşırı sağcı güçlerin Avrupa ve uluslararası işçi sınıfına yönelik oluşturduğu büyüyen tehlikeye ilişkin önemli bir uyarıdır.

Tıpkı Nazilerin Almanya’da iktidardayken yaptıkları gibi, Avrupa genelinde solcu anıtlara ve mezarlara yönelik faşist saldırılar gerçekleşiyor. Son haftalarda sadece İspanya’da, iç savaş sırasında Stalinist Komünist Parti’nin önderi olan Dolores Ibárruri’nin, Sosyalist Parti’nin kurucusu Pablo Iglesias’ın mezarı ve Uluslararası Tugayları onurlandırmak için yapılan bir plaket hedef alındı.

Son aylarda, Fransa’nın Strazburg kenti yakınlarında Musevi mezar taşlarına ve bir Holokost anıtına gamalı haçlar çizildi. Litvanya’da, Polonya’da, Yunanistan’da, Ukrayna’da ve İngiltere, Manchester’da benzer saygısızlıklar meydana geldi. Bu tür saldırılara, göçmenlere ve solcu kişilere yönelik artan bir doğrudan fiziksel saldırılar dalgası eşlik ediyor. Geçtiğimiz yıl Britanyalı demiryolu sendikası önderi Steve Hedley’i ve eşini hastanelik eden saldırı bunlardan biriydi.

Gelgelelim, bir yandan çeşitli Avrupa ülkelerinde Almanya İçin Alternatif (AfD) gibi faşizan partiler parlamentolara girmişken, Marx’ın mezarına yönelik saldırı, siyasi “sol” olarak geçinenlerden hiçbir ciddi tepki görmedi; hatta bazı durumlarda hiç tepki almadı.

Faşist saldırıya yönelik siyasi yorumlar, çoğunlukla, kaideye “terörün, baskının ve toplu katliamın mimarı” yazan haydutların tarihsel olarak doğru olduğunu söylemeden önce formalite gereği kınayan sesler çıkaran sağcı burjuva gazetelerinden geldi. Bu tür “sol” yorumlar, burada da olduğu gibi, sıklıkla, Rusya’daki Ekim Devrimi’nin korkunç bir olay olduğunu ama Marx’ın bundan “doğrudan” sorumlu tutulmaması gerektiğini ifade eder.

İçlerinde en çarpıcı sessizlik, Britanya İşçi Partisi’ninkidir.

Marx’ın, son 200 yıldaki en önemli kitap olan Kapital’in yazarının mezarına yönelik saldırı, Londra’da meydana gelmiştir. Bu eser, onun Almanya’da, Fransa’da ve Belçika’da zulümden kaçıp geldiği ve siyasi sığınmacılar için bir sığınak olmakla gurur duyan bir kente sığınmasından sonra yazılmıştır. Oysa Londra’nın İşçi Partili Belediye Başkanı Sadiq Khan, sağcı bir alçaktan beklenebileceği gibi, kentin en önemli tarihi sakininin mezarına yapılan saygısızlık hakkında hiçbir şey söylememiştir.

Daha da önemlisi, İşçi Partisi önderi Jeremy Corbyn ya da onun Gölge Başbakanı John McDonnell, olayı kınamak ya da Marx’ı savunmak için tek bir sözcük dile getirmemiştir. Daha önce her ikisi de Marx’a şapka çıkarmıştı. Corbyn, 2018’de, doğumunun 200. yıldönümünde, ondan, “kendisinden pek çok şey öğrenebildiğimiz… büyük ekonomist” olarak söz etmişti. Medyanın “Marksist şansölye” diye adlandırdığı McDonnell, kendisini, “Marx okumalarını yeniden saygınlığa kavuşturmak için tek başına kampanya yürüten biri” olarak tanımlamış ve Kapital’in, “yüz elli yıldır sahip olduğumuz siyasi düşüncenin en ilgi çekici unsurlarından biri” olduğunu söylemişti.

Söz konusu olan siyasi korkaklık derecesi sarsıcıdır. Hem Britanya’da hem de uluslararası ölçekte sahte solun sevgilisi olan ve 21. yüzyıl sosyalizminin temsilcisi olarak göklere çıkarılan Corbyn, işçi hareketindeki en önemli tarihsel kişiliğe karşı bu suça ve günümüzdeki solcu işçilere ve gençlere karşı bu dolaylı tehdide yönelik halk muhalefetini harekete geçirmek için hiçbir şey yapmayacak.

Bu, sadece Corbyn’in omurgasız kişiliğinin değil ama İşçi Partisi’nin ve onun etrafındaki sendika bürokrasisi ile küçük burjuva çevrenin ne kadar sağa gitmiş olduğunun bir ifadesidir.

1947’de, İşçi Partisi, eserin 100. yıldönümünü kutlamak için Komünist Manifesto’yu yeniden basmıştı. Harold Laski, kitaba yazdığı girişte, şunları ifade ediyordu: “…Britanyalı sosyalistler, kendilerini Avrupa kıtasındaki dostlarından hiçbir zaman yalıtmamıştır. Bizim düşüncelerimiz, daha doğrudan bir şekilde Marx’tan kaynaklanmış olan kıta sosyalizmininkilerden farklı olmuştur ama biz de, Avrupalı düşünürlerden ve savaşçılardan, özellikle de Manifesto’nun yazarlarından yüzlerce yolla etkilenmişizdir.”

2011’de, Marx’ın mezarına yönelik boyalı bir saldırı, Corbyn’in sonradan emekli olan siyasi danışmanı Tony Benn’i şunları yazmaya sevk etmişti: “Mezarın saldırıya uğradığını duyduğuma çok üzüldüm. Marx, tarihteki en büyük kişiliklerden biriydi. Toplum hakkında söyledikleri çok önemliydi, o, bütün dünyada hala irdeleniyor ve bu, ölümlerinden 100 yılı aşkın süre sonra çoğu insan için geçerli değildir.”

Bugün, bu tür açıklamalar kabul edilemez görülüyor. İşçi sınıfı ile nihai kopuşlarını gerçekleştirmiş ve kendilerini kesin olarak kar sisteminin savunusuna adamış olan bürokratik örgütler içinde, kapitalizm karşıtı hiçbir düşünce izi hoş görülemez. Corbyn ve McDonnell, Highgate Mezarlığı’nda gerçekleştirilen siyasi hunharlıktan söz etmemeyi, İşçi Partisi’nin sağcı meclis çoğunluğunu oluşturan fanatik biçimde komünizm karşıtlarıyla aralarının açılması riskine ya da partilerini sözlü olarak bile olsa gerçek sosyalizm ile ilişkilendirmeye tercih edeceklerdir.

İşçi Partisi’nin ve bütün dünyadaki eski bürokratik örgütlerin siyasi çürümesi, işçi sınıfını yükselen siyasi gericilik karşısında silahsızlandırarak, büyük tehlikeler doğurmaktadır. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) Uluslararası Sınıf Mücadelesi Stratejisi ve 2019’da Kapitalist Gericiliğe Karşı Siyasi Mücadele başlıklı yeni yıl açıklamasında uyarmış olduğu gibi:

“Aşırı sağcı ve faşist hareketlerin, Musevi karşıtlığının canlanmasını da kapsayan yükselişi, işçi sınıfı için devasa bir tehlike oluşturmaktadır. Derinleşen kapitalist kriz, görülmemiş toplumsal eşitsizlik düzeyleri ve dünya savaşı hazırlıkları koşulları altında, egemen seçkinler, 20. yüzyılın en kötü suçlarından sorumlu olan tüm siyasi pisliği hortlatıyorlar. Faşizmin, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) içinde en yüksek yoksulluk oranına sahip ülke olan İsrail’de hızla gelişiyor olması, bu siyasi hastalığın aşırı eşitsizlik ortamında ve özellikle de, kapitalizme karşı sosyalist bir alternatif uğruna mücadele eden siyasi bir hareketin yokluğunda geliştiğinin açık bir kanıtıdır.

“Faşizm, 1930’lardakinin tersine, henüz bir kitle hareketi değil. Ancak büyüyen tehlikeyi görmezden gelmek, siyasi olarak sorumsuzluk olacaktır. Egemen sınıf ve devlet kesimlerinin desteğiyle, sağcı hareketler, geniş halk kitlelerinin hissettiği hayal kırıklığını ve öfkeyi demagojik bir şekilde kendi çıkarlarına kullanabiliyorlar. Bu durumda, aşırı sağcı ve faşist hareketlerin canlanmasına karşı mücadele, acil bir siyasi görevdir.”

Bu görev, günümüzün Marksizmi olan dünya Troçkist hareketine, DEUK’a düşmektedir. Onun siyasi sorumluluğu, uluslararası işçi sınıfını kapitalizmi yıkmak için harekete geçirmektir. Sınıf mücadelesinde eski reformist ve Stalinist partilere ve sendikalara açıktan meydan okuyarak gerçekleşen küresel yükseliş eliyle açığa vurulduğu üzere, bunun koşulları hızla olgunlaşıyor.

Chris Marsden