New York ve Washington terör saldırılarının siyasi kökenleri

David North ve David Walsh
14 Eylül 2019

Dünya Sosyalist Web Sitesi (WSWS), 11 Eylül terör saldırıları, bunların kökenleri ve siyasi sonuçları üzerine benzersiz bir makale ve yorum kaydına sahiptir. Aradan geçen 18 yılda, WSWS’nin saldırıdan sonraki gün ileri sürmüş olduğu perspektif bütünüyle doğrulanmıştır. Bu, Marksist çözümlemenin ve ilkeli politikanın gücünü kanıtlamaktadır.

***

Dünya Sosyalist Web Sitesi, Dünya Ticaret Merkezi’ne ve Pentagon’a yapılan terörist saldırıları tartışmasız bir biçimde kınar. Dört ticari yolcu uçağını kaçırıp bunları uçan bombalara dönüştürmekten sorumlu olanlar toplu katliamdan suçludur. İnsan yaşamının böylesine ayrım gözetmeden ve duygusuz bir şekilde yok edilmesiyle toplumsal olarak ilerici nitelikte hiçbir şeye ulaşılamaz.

Bu öldürücü terörizm eylemleri, morali bozuk karamsarlığın, dinci ve aşırı milliyetçi gericiliğin ve eklemek gerekir ki, en alçakça siyasi oportünizmin zehirli bir bileşimini dışa vurmaktadır. Terörist örgütler, Amerikan karşıtı söylemleri ne olursa olsun, taktiklerini, rastgele yaptıkları korkunç şiddet eylemlerinin ABD egemen sınıfını politikalarını değiştirmeye zorlayacağı yanılsamasına dayandırırlar. Dolayısıyla, son tahlilde, Washington ile bir anlaşma yapmayı umarlar.

Kendisini nasıl meşrulaştırmaya çalışırsa çalışsın, terörist yöntem kökten gericidir. Terörizm, emperyalist militarizme güçlü bir darbe indirmek şöyle dursun, egemen seçkinlerin jeopolitik ve ekonomik çıkarlarının peşinde savaş yoluna gitmesini savunmak ve meşru göstermek için bu tür olaylara sarılan unsurların ekmeğine yağ sürmektedir. Masum sivillerin öldürülmesi kamuoyunu öfkeden deliye döndürür, yanlış yönlendirir ve kafasını karıştırır. İşçi sınıfının uluslararası birliği uğruna mücadeleyi baltalar ve Amerikan halkını, günümüzde Ortadoğu’da yaşananların arka planını oluşturan tarih ve politika üzerine eğitme yönündeki tüm çabaları etkisizleştirir.

Buna karşın, Salı günkü terörist zorbalıkları mahkum etmemiz, ABD hükümetinin politikalarına yönelik ilkeli ve uzlaşmaz muhalefetimizde en ufak bir azalma olduğu anlamına gelmez. Dünkü olayların nedenini ve niçinini anlamak isteyenler, ABD’nin Ortadoğu’daki tarihsel ve siyasi sicilini incelemelidirler; özellikle de bunun son otuz yılını. Amerikan emperyalizminin bölgenin petrol kaynakları üzerindeki hakimiyetini güvenceye alma yönündeki amansız gayretleri (bu, diğer şeylerin yanı sıra, İsrail devletinin Filistin halkını ezmesine verdiği sınırsız desteği içermektedir), ABD’yi Arap kitlelerinin meşru ve bastırılamaz demokratik, ulusal ve sosyal özlemlerine şiddetli bir aykırılık konumuna yerleştirmiştir.

Salı günkü olaylardan hemen sonra, politikacılar, başyazarlar ve medya uzmanları, Amerikalıların, Dünya Ticaret Merkezi’nin yıkılmasının ABD’nin savaşta olduğu ve buna göre hareket etmesi gerektiği anlamına geldiğini anlamaları gerektiğini paldır küldür ilan ettiler. Ancak işin aslı şu ki, ABD hükümeti, Ortadoğu’da, son yirmi yılın yarısından uzun süredir, şu ya da bu biçimde, doğrudan savaşta olmuştur.

Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’in askeri operasyonlarına sağladığı büyük maddi yardımı bir kenara bırakırsak, 1983’ten beri neredeyse aralıksız olarak şu ya da bu Ortadoğu ülkesini bombalamıştır. ABD bombardıman uçakları ve/veya savaş gemileri Lübnan’a, Libya’ya, Irak’a, İran’a, Sudan’a ve Afganistan’a saldırmıştır. ABD, bilfiil savaş ilan etmeden, yaklaşık 11 yıldır Irak’a askeri operasyonlar düzenlemektedir. Irak’ın hala her gün bombalanmasına, 1991’den beri atılan ABD bombalarının öldürdüğü Iraklıların toplam sayısını araştırmak adına hiçbir şey yapmayan Amerikan medyasında neredeyse hiç değinilmez.

Bu kanlı sicil göz önünde bulundurulduğunda, neden Amerika Birleşik Devletleri tarafından hedef alınanların misillemeye yapmaya uğraşmasına şaşırılsın ki?

Şimdi çığlık çığlığa kan isteyen aynı medya, ABD’nin çıkarlarının önündeki engeller olarak görülen ülkelere ya da insanlara karşı şiddete başvurulmasını her zaman alkışlamıştır. New York Times köşe yazarı Thomas Friedman’ın sözcüklerini hatırlayalım. O, bunları ABD’nin 1999’daki bombardıman harekatı sırasında Sırp halkına söylemişti: “Belgrad’da ışıklar sönmeli: her enerji şebekesi, su hattı, köprü, yol ve savaşla ilgili fabrika hedef alınmalıdır… Sizi un ufak ederek ülkenizi geriye götüreceğiz. 1950’yi ister misiniz? 1950’yi yapabiliriz. Peki ya 1389? Onu da ayarlarız.” [1]

ABD’nin dış politikası bir sinizm, gaddarlık ve sorumsuzluk karışımıdır. Washington, dünya nüfusunun geniş kesimlerinin nefretini kışkırtan bir rota izlemiş ve kanlı terörist eylemler için insanların bulunabildiği bir ortam yaratmıştır. Dış politika uzmanları, ender rastlanan doğruluk anlarında, ABD’nin eylemlerinin nefret ve intikam arzusu kışkırttığını kabul etmişlerdir. Balkan Savaşı sırasında, eski Dışişleri Bakanı Lawrence Eagleburger şunları belirtmişti: “Dünyanın geri kalanına, bir düğmeye basıp oralarda insanları öldüren apartman kabadayısı görüntüsü sunduk, bir füzenin bedelinden başka bir şey ödemiyoruz … bu, önümüzdeki yıllarda dünyanın geri kalanıyla başa çıkmaya uğraşma bakımından başımıza musallat olacak.”

Bu sezgi, aynı Eagleburger’in, Salı gecesi, ABD’nin Dünya Ticaret Merkezi’nin yıkılmasına buna bulaşmış olabilecek her ülkeyi derhal bombalayarak karşılık vermesi gerektiğini ilan etmekten alıkoymadı.

George W. Bush’un Salı akşamı yaptığı ulusa sesleniş konuşması, Amerikan egemen sınıfının kibrini ve körlüğünü özetliyordu. Amerika, “dünyada özgürlüğün ve fırsatın en parlak feneri” olmak şöyle dursun, on milyonlarca insan tarafından kendi demokratik ve insan haklarının baş düşmanı ve ezilmelerinin ana kaynağı olarak görülmektedir. Amerikan egemen seçkinleri, küstahlıkları ve sinizmleriyle, sanki dünya çapındaki şiddet girişimlerini şiddetli intikam eylemlerinin siyasi koşullarını yaratmadan gerçekleştirebilirlermiş gibi davranıyorlar.

ABD’li yetkililer ve medya, Salı günkü saldırıların hemen ardından, bir kez daha Usame bin Ladin’in sorumlu olduğunu ilan ediyor. Bu mümkün olmakla birlikte, her zamanki gibi iddialarını destekleyecek hiçbir kanıt sunmuyorlar.

Fakat failin bin Ladin’in olduğu suçlaması, rahatsız edici bir sürü soruyu gündeme getirmektedir. ABD’nin, en gelişmiş teknolojinin ve devasa istihbarat aygıtının yardımıyla her hareketi izlenen bu kişiyi dünyadaki en öldürücü terörist ilan etmiş olduğu dikkate alındığında, bin Ladin böylesine ayrıntılı bir saldırıyı fark edilmeden nasıl organize edebildi? Üstelik de 1993’te vurulan aynı New York gökdelenine?

Saldırısının yıkıcı başarısı, Amerikan hükümeti açısından, terörizme karşı haçlı seferinin, Amerikan halkını korumak için bilinçli bir çabadan çok, ABD’nin dünya genelindeki askeri şiddetini meşrulaştırmak için bir propaganda kampanyası olduğunu göstermektedir.

Dahası hem bin Ladin hem de ABD’nin ona yataklık etmekle suçladığı Taliban mollaları, 1980’lerde Afganistan’daki Sovyet yanlısı rejimle savaşmaları için Reagan-Bush yönetimleri tarafından finanse edilip silahlandırılmıştır. Eğer Salı günkü saldırılara karıştıysalar, bu durumda CIA ve siyaset kurumu, ABD tarihinde Amerikalı sivillere yönelik en kanlı saldırıyı düzenleyen güçleri besleyip yetiştirmekten suçludur.

ABD militarizminin dışarıda tırmanmasına, kaçınılmaz olarak içeride demokratik haklara yoğun saldırılar eşlik edecektir. Kışkırtılan savaş hummasının ilk kurbanları, medya histerisinin sonucunda şimdiden ölüm tehditleriyle ve başka tacizlerle karşılaşan Arap kökenli Amerikalılardır.

Hem Cumhuriyetçi hem Demokrat politikacıların savaş ilan etme çağrıları, Amerikan dış politikasının muhaliflerine yönelik daha genel bir baskının habercisidir. 1991’deki Irak istilasında Amerikan askerlerini komuta eden General Norman Schwarzkopf, televizyonda, terörist destekçisi olduğu iddia edilenlerle ABD sınırları içinde ve dışında savaş yürütülmesi gerektiğini ilan ettiğinde, siyaset ve ordu seçkinlerinin büyük kısmı adına konuşuyordu.

Salı günü gerçekleşen kabusun temellerini atan, ABD’nin izlediği ve egemen seçkinlerin stratejik ve mali çıkarları eliyle yönlendirilen politikalardır. Başkanın “bunları yapanlar ile onlara yataklık edenler arasında ayrım gözetmeme” tehdidinin sinyalini verdiği üzere, Bush yönetiminin şu anda düşünüp taşındığı eylemler yalnızca başka felaketlere zemin hazırlayacaktır.

12 Eylül 2001

Dipnot:

[1] Thomas L. Friedman, “Stop the Music,” New York Times, 23 Nisan 1999.