Seçimlerin ardından: Sahte sol CHP’nin arkasında nasıl toplandı? – II. Bölüm

Ulaş Ateşçi ve Alex Lantier
4 Ekim 2019

Bu, üç bölümlük bir yazı dizisinin ikinci bölümüdür. İlk bölüme buradan ulaşabilirsiniz.

II. Bölüm: Küçük burjuvazinin CHP yöneliminin çıkmazı

Türkiye’deki küçük burjuva politikanın önde gelen figürlerinin CHP ile kalıcı bir ittifak aradıklarına ilişkin açıklamaları, onların işçi sınıfına yönelik düşmanlıklarını kanıtlamaktadır. Bu şekilde, hem emperyalist savaşa desteklerini hem de Türkiye sınırları içindeki Kürtlerin ve diğer azınlıkların haklarına ve emperyalist destekli rejim değişikliği operasyonları tehlikesine kayıtsızlıklarını gösteriyorlar.

CHP ve HDP, Irak’ta, Suriye’de ve Ortadoğu genelinde onlarca yıldır savaş yürüten emperyalist güçlere AKP’den bile daha yakındır. CHP, esasen Avrupa Birliği (AB) ile daha sıkı bağlar geliştirmek amacıyla, uzun süredir sözüm ona “Avrupa değerleri” için mücadele ediyor. Erdoğan hükümeti, Washington’ın ve AB’nin 1991’de Stalinistlerin Sovyetler Birliği’ni dağıtmasından beri Balkanlar’da, Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da yürüttüğü sonu gelmeyen saldırı savaşlarından çıkar sağlama peşinde koşarken, CHP de Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı devirmeyi amaçlayan NATO önderliğindeki savaş sırasında Erdoğan’ın Suriye’ye yönelik istilalarını destekledi. HDP’nin arka çıktığı Suriye’deki Kürt milliyetçileri, bu çatışmada NATO’nun başlıca vekil gücü olarak ortaya çıktılar.

Bu sicil, Lev Troçki’nin, geç kapitalist gelişmeye sahip ülkelerdeki burjuvazinin demokratik bir rejim kurmaktan aciz olduğunu saptayan Sürekli Devrim Teorisi’nin olumsuz yönde çarpıcı bir doğrulamasıdır. Emperyalizme derinden bağılı olan ve işçi sınıfından korkan burjuvazi, Amerika’da ve Fransa’da gerçekleşen 18. yüzyıl demokratik devrimlerinin tamamladığı görevleri yerine getiremez. Bu görevler, devlet iktidarı uğruna bir mücadelede tüm ezilen sınıflara önderlik eden işçi sınıfına düşmektedir. Böylece, demokratik devrim, uluslararası ölçekte sürdürülen sosyalist devrimle iç içe geçer. Yalnızca böyle bir sosyalist devrim eski sömürge ve yarı sömürge ülkelerde müreffeh, demokratik ve sosyalist bir toplum geliştirmek için gereken kaynakları küresel ekonomiden sağlayabilir.

Türk burjuva partilerinin günümüzdeki politikası, Türk burjuvazisinin NATO emperyalizmi ile gerici ilişkilerinin ve işçi sınıfı ile ezilen ulusları bastırmasının silinmez damgasını taşımaktadır. 2015’te, CHP, 4.000 insanın öldürüldüğü, 10.000’den fazla kişinin hapse atıldığı ve 200.000 kişinin evini terk etmek zorunda kaldığı, Kürt kentlerine ve kasabalarına yönelik ağır saldırıyı desteklemiş ve 2016’da, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması için AKP tarafından önerilen anayasa değişikliğinden yana oy kullanmıştı. Bunun sonucunda, bugün, HDP’nin eski önderleri Selahattin Demirtaş ile Figen Yüksekdağ ve daha birçok eski milletvekili hala hapiste.

31 Mart’tan sonra hem Ankara’da hem de İstanbul’da tartışmalı seçimler ortaya çıkarken, CHP’nin adayları Mansur Yavaş (aşırı sağcı MHP’nin 1970’lerdeki eski bir militanı) ve Ekrem İmamoğlu, Twitter hesaplarından MHP’nin kurucusu Alparslan Türkeş’i anan mesajlar attılar. ABD’de eğitilmiş faşist bir subay olan Türkeş, 20. yüzyılda Türkiye’de meydana gelen NATO destekli darbelerde, özellikle de 1960 ve 1980 darbelerinde büyük bir rol oynamıştı. Onun 1969 yılında kurduğu MHP, 1970’lerde solcu işçileri, gençleri ve aydınları hedef alan bir suikast ve baskı harekatına önderlik etti.

Erdoğan’ı devirmeyi hedefleyen NATO destekli 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, Yavaş’ın ve İmamoğlu’nun Türkeş’e sempatisinin sırf tarihsel bir mesele olmadığı açıktır. Bu, CHP’nin, emperyalist egemen sınıflar ve Türk ordusu içindeki etkili güçlerin desteğine talip olduğuna ilişkin hiç de gizli olmayan bir tehdittir. Hedefi ise, her şeyden önce, işçi sınıfına dayanan solcu muhalefettir.

15 Temmuz 2016’da, Washington’ın ve Berlin’in Erdoğan’ın Rusya ile daha sıkı ilişkilere kaymasından duydukları rahatsızlığın ortasında, NATO’nun İncirlik hava üssündekiler dahil olmak üzere Türk ordu birliklerinin bir bölümü darbeye girişmişti. Meclisi bombalayan darbeciler, büyük kentlerin kilit noktalarını ele geçirmeye çalışmış ve Erdoğan’ı öldürmek üzere bir suikast timi göndermişlerdi. Gece yarısı, Erdoğan, halka darbeye karşı direnme çağrısı yaptı. Moskova’dan gelen bir uyarı sayesinde, kendisini öldürmek üzere gönderilen askeri timden kurtulmayı başardı.

Darbeyi durduran, kitlelerin darbeye karşı harekete geçmesi oldu. Erdoğan’ın otoriter siciline karşın, nüfusun, özellikle de işçi sınıfının geniş kesimleri, 1960, 1971 ve 1980 yıllarındaki NATO destekli darbelerin kanlı sicilini hatırlıyordu. 2016’da, 200’den fazla kişi, böylesi yeni bir darbenin zaferini önlemek için mücadele ederken öldürüldü.

CHP’nin önderlik ettiği ittifak içindeki güçler ise darbe sırasında kayıtsız bir tavır aldılar. Destekleyicilerini darbeye karşı harekete geçirmeye çalışmayan bu güçler, ancak darbenin başarısız olduğu ortaya çıktıktan sonra; darbe girişimini perde arkasından desteklemiş olan Washington ve Berlin bile göstermelik kınama açıklamaları yapmak zorunda kalınca, darbeyi sözlü olarak eleştirdiler. Fakat çok geçmeden CHP, Erdoğan’ın demokratik haklara yönelik gerici saldırılarına arka çıktı. Buna, bu yılki seçimlerde her şeye rağmen CHP’yi destekleyen HDP’nin milletvekillerinin hapse atılması da dahildi.

Bu olaylar, Türk burjuvazisinin, işçi sınıfının kemer sıkmaya ve NATO’nun Ortadoğu’daki otuz yıllık savaşlarına yönelik muhalefetini bastırmak için kullandığı mekanizmayı gözler önüne sermektedir. NATO’nun 1991’de Körfez Savaşı ile başlayıp, Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da ve Suriye’de devam eden savaşların sonucunda milyonlarca insanın katledilmesi ve bütün bu ülkelerin mahvedilmesi, yaygın muhalefete ve kuvvetli tepkiye yol açmış durumda. Buna rağmen, onlarca yıldır “radikal sol” olarak sunulan partiler, CHP’ye ve onun üzerinden de emperyalizme milliyetçi bir yönelime sahipler. Onlar, bugün, ABD’nin İran’a karşı emperyalist savaş hazırlıklarının ortasında, hızla bölgesel, hatta küresel bir savaşa dönüşebilecek bu devasa tehlike karşısında da bütünüyle sessizler.

Sahte solun savaşa ve kemer sıkmaya desteğinin sınıfsal temeli

ÖDP, EMEP, DSİP, DİP ve bu tür başka küçük burjuva partilerin CHP’ye yönelmesi bir hata ya da değiştirmeye ikna edilebilecekleri bir yanlış anlama değildir. Tersine, bu yönelim, söz konusu partilerin dayandığı hali vakti yerinde orta sınıf içindeki işçi sınıfı ve Marksizm karşıtı tabakaların maddi çıkarlarını yansıtmaktadır. Bu gruplar, siyasi olarak, 1960’ların ve 1970’lerin –dönemin NATO darbelerinin sık sık kanlı bir şekilde hedef aldığı– radikal işçi hareketi ve sol akademik camia içindeki Stalinist, Pablocu ya da küçük burjuva milliyetçi eylemcilerin mirasını sürdürürken, sendika bürokratları ve “sol” akademisyenler son 40 yılda sert biçimde sağa kaymıştır.

Orta sınıf içindeki bu tabakalar; üretimin küreselleşmesi, 1989-1991’de Stalinist rejimlerin Sovetler Birliği’nde, Doğu Avrupa’da ve Çin’de kapitalizmi restore etmesi ve Ortadoğu’da bunu izleyen onlarca yıllık emperyalist savaş eliyle dönüştürüldüler. Bu dönemde Türkiye, Avrupa sermayesi için bir ucuz emek platformu ve Ortadoğu’daki NATO savaşları için bir üs olarak ortaya çıktı. Bu süreç, sendikalar ya da gerilla hareketleri ile işçi sınıfı arasındaki ilişkiyi nesnel olarak dönüştürdü.

Bu sosyal çevrenin ayırt edici özelliği, enternasyonalist Sürekli Devrim perspektifini ulusalcı temelde reddetmesidir. Bu perspektif, Rusya’daki 1917 Ekim Devrimi’nde işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesinin ve Stalinizme karşı Lev Troçki’nin önderlik ettiği ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) tarafından sürdürülen mücadelenin temelini oluşturmaktadır.

1989-1991 arasındaki kapitalist restorasyon sürecinden sonra, bu güçler, artık Sovyet ya da Maocu rejimlerle ittifaklarını göstererek Ekim Devrimi’nin dostları kılığına giremiyorlar. Onlar, aynı zamanda, AB’ye ve dünya piyasalarına her zamankinden daha fazla yönelen Türkiye’deki fabrikalarda dünya piyasası koşullarını dayatan işçi gardiyanları ya da ABD işgali altındaki Irak’ta veya Suriye’deki NATO savaşında emperyalist güçlerin askeri vekilleri olarak ortaya çıktılar.

Bu tabakalar ile hoşnutsuzluğu kapitalist sömürüye ve emperyalist savaşa muhalefetinden kaynaklanan işçi sınıfı arasındaki nesnel sınıfsal çelişki, muazzam bir yoğunluk kazanmıştır. Bu örgütler parti isimlerinde “dayanışma”, “emek” ve hatta “devrim” sözcüklerini tutmayı sürdürmelerine rağmen, işçi sınıfının uluslararası devrimci mücadelelerine bilinçli bir şekilde karşı çıkmaktadırlar. DEUK’un bu güçlerin solcu değil ama küçük burjuva sahte sol olduğuna ilişkin çözümlemesinin altında bu yatmaktadır.

2011’de Tunus’ta ve Mısır’da meydana gelen 21. yüzyılın ilk devrimci sınıf mücadeleleri dalgası, bu değerlendirmenin doğruluğunu kanıtladı. Türkiye’nin bütün büyük düzen partileri (AKP, CHP, MHP, HDP), Libya’daki ya da Suriye’deki emperyalist destekli vekil savaşlarının arkasında saf tuttular. Bu savaşlar, NATO’nun Kuzey Afrika’daki devrimci kabarmaya verdiği yanıttı. Sahte sol örgütler de, Türkiye ve uluslararası işçi sınıfı içinde artan öfkeye rağmen, söz konusu savaşların desteklenmesinde bu düzen partilerinin arkasına dizildiler.

Türkiye’deki sahte sol partiler, Kuzey Afrika’daki toplumsal devrime karşı çıkan, Libya ve Suriye savaşlarını “devrim” diyerek destekleyen ve Amerika’daki ya da Avrupa’daki işçi sınıfı mücadelelerini bastırmaya çalışan siyasi partilerle doğrudan bağlantılıdır.

Eski Arnavutluk yanlısı Stalinist EMEP, Hamma Hammami’nin Tunus devrimi sırasında gerici bir rol oynayan Tunus Emekçileri Partisi’nin kardeş partisidir. Bu parti, “demokrasi mücadelesi” adına, devrimci kitlesel işçi ve gençlik hareketini Tunus Genel İşçi Sendikası’nın (UGTT) ve egemen seçkinlerin arkasına yedeklemek için elinden geleni yaptı. Hammami, bugün, küçük burjuva “Halk Cephesi” koalisyonuna önderlik ediyor. Söz konusu koalisyon, eski Zeynel Abidin Bin Ali rejiminin yeni yüzü olan Nida Tunus partisinin önderlik ettiği egemen çevreler ile tamamen bütünleşmiştir.

DSİP’e gelince; onun Mısır’daki kardeş grubu Devrimci Sosyalistler (RS), Mısır işçi sınıfının 2011 ile 2013 yılları arasında yinelenen devrimci kabarmalarının dağıtılmasında kritik bir rol oynadı. İşçi sınıfının devlet iktidarını ele geçirmesi için bağımsız bir mücadele perspektifine şiddetle karşı olan bu grup, devrimin her yeni aşamasında, burjuvazinin öne sürdüğü örgüt hangisiyse onu alkışladı: Önce Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi cuntası, sonra Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin Müslüman Kardeşler’i ve sonunda, General Abdülfettah El Sisi’nin 2013’teki darbesine zemin hazırlayan Tamarod (“İsyan”). Devrimci Sosyalistler grubu, bir devrimci önderlik oluşturulmasını engelleyerek ve işçi sınıfını burjuva politikacılara tabi kılarak, kanlı Sisi diktatörlüğünün kurulmasının önünü açtı.

2011’den sonraki savaş ve sınıf mücadelesi yılları, sahte solun işçi sınıfına ve Kürt halkının ve diğer ulusal azınlıkların demokratik haklarına düşmanlığını ifşa etmiştir. Onlar, başlangıçta, AKP’nin Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile “barış süreci”ni de desteklemişlerdi. Bu sözde “barış süreci”, Ankara’nın Irak’ta ve Suriye’de elini güçlendirmek için PKK’yi kullanma stratejisiydi. Ne var ki, savaşan çeşitli etnik hiziplere Ortadoğu’daki ulusal azınlıkların demokratik haklarını sağlama çağrısı yapma biçimindeki bu politikanın iflas ettiği, onlarca yıldır devam eden emperyalist savaştan sonra apaçık ortadadır.

Erdoğan, başlangıçta, ABD’nin Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın Baas rejimini devirme savaşını ve Washington’ın Esad’a karşı kendi hücum kıtaları olarak kullandığı İslamcı milislerin silahlandırılmasını şevkle destekliyordu. Fakat Ankara, İslamcı müttefiklerinin yenilgiye uğramasının ardından, Washington PKK’nin Suriye şubesi olan Halk Savunma Birlikleri’ni (YPG) ülkedeki başlıca vekil gücü haline getirince, geri çekildi.

AKP, 2009’dan 2015’e kadar kesintilerle devam eden “barış süreci”ni sonlandırdı. HDP, PKK ile “barış süreci” sırasında, hükümetin işçi sınıfı karşıtı ve emperyalizm yanlısı politikalarının önemli bir destekçisi olmuştu. 2,5 milyondan fazla insanın AKP’ye karşı sokaklara döküldüğü 2013’teki Gezi Parkı protestoları sırasında, o dönem Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), Kürt işçileri ve gençleri protestolara katılmaktan vazgeçirmiş ve CHP ile sendikaların izlediği çizgiyi yinelemişti.

Suriye’deki Kürt milliyetçisi milislerin Washington’ın “IŞİD’le mücadele” adına başlıca kara gücü olarak ortaya çıkmasını göklere çıkaran Türkiye sahte solu, emperyalist ya da burjuva gericiliğinin siyasi bir uzantısı haline geldi. Onların neredeyse tamamı, bu süreci, adını YPG’nin Pentagon’un koruması altında elinde tuttuğu Suriye topraklarının bir kısmı için kullandığı Kürtçe sözcükten alan “Rojova Devrimi” olarak alkışladı. Sahte sol partilerin birçok üyesi ve destekleyicisi, Suriye’deki emperyalist savaşta savaşırken öldürüldü. Son seçimde ise, aynı partiler, şimdi AKP’nin hem Suriyeli sığınmacıları topluca sınır dışı etme planlarını hem de ABD destekli Kürt milisleri hedef almak üzere Suriye’ye harekat düzenlemesini onaylayan CHP’nin adaylarını desteklediler.

Suriye’deki bu gerici politikanın altında yatan işçi sınıfı karşıtı yönelim, sahte solun Yunanistan’daki Radikal Sol Koalisyon’a (Syriza) verdiği destekte aleni bir hal aldı. Onların tamamı, Syriza’nın geçtiğimiz Temmuz ayında uğradığı seçim yenilgisinden sonra, bu sağcı ve işçi sınıfı karşıtı partiyle ilişkileri konusunda bir ölüm sessizliğine büründü.

Ocak 2015’te AB’nin Yunanistan’a dayattığı kemer sıkma politikalarına son verme vaatleriyle seçilen Syriza, bu sözlerine alenen ihanet etti. Avrupa işçi sınıfı içinde AB’ye ve kemer sıkmaya karşı daha geniş bir muhalefete seslenmeyi reddeden Syriza, bunun yerine derhal yeni bir AB kemer sıkma memorandumunu imzaladı.

Syriza, Temmuz 2015’te, AB’nin Yunanistan’ı sosyal kesintileri arttırmaması halinde avro bölgesinden çıkarmakla tehdit etmesinin ardından, AB kemer sıkması üzerine bir referandum düzenledi. Syriza, bir “evet” oyunun çıkmasını, istifa etmeyi ve iktidarı muhafazakarlara bırakmayı umuyordu. Referandumda işçilerin ezici çoğunlukla “hayır” oyu vermesiyle sarsılan Syriza, bu sonucu hiçe saydı ve işçi sınıfı karşıtı bir politika izledi. On milyarlarca avroluk sosyal kesinti uygulayan Syriza, Yemen’deki Suudi savaşına silah sattı ve Ortadoğulu on binlerce sığınmacıyı korkunç koşullardaki toplama kamplarına hapsetti (ayrıca bakınız: “Yunanistan’da Syriza’nın İhanetinin Siyasi Dersleri”).

DEUK, Syriza’nın seçilmesinden önce verdiği sözlere ihanet edeceği hakkında işçileri uyarma konusunda tek başına iken, Türkiye’deki ve dünya genelindeki sahte sol gruplar Syriza’yı coşkuyla desteklediler. Syriza’nın Türkiye’deki kardeş partisi ÖDP, 26 Ocak 2015’te, Syriza’nın seçim zaferinden hemen sonra yaptığı bir açıklamada şunları ilan ediyordu: “Syriza’yı kazanmış oldukları zaferden dolayı kutluyoruz. … Syriza’nın başarısı, … halkın Avrupa’da ve yer yüzünün dört bir yanında gelişen yeni bir düzen kurma arayışının bir ifadesidir.” Syriza’nın bir diğer kardeş partisi HDP de bu zaferi alkışlamış ve Syriza ile “dayanışmasını” ve “stratejik işbirliğini” vurgulamıştı.

IMAGE: http://portal.odp.org.tr/wp-content/uploads/2015/02/10390104_261226924060795_4745881899805999208_n.jpg

ÖDP önderi Alper Taş, Syriza önderi ve eski başbakan Aleksis Çipras ile birlikte

EMEP ise 27 Ocak 2015’te yaptığı bir açıklamada şunları belirtiyordu: “Yunanistan seçimlerinde halk cephesi olarak Syriza’nın başarısı … ekmek ve özgürlük kavgası veren tüm ezilen sınıf ve halkların umut ve cesaretini tazelemiştir.”

DİP de, Yunanistan’daki kardeş partisi EEK ile aynı doğrultuda, başlangıçta Syriza’yı destekledi ve bu parti hakkında yanılsamalar yaydı. Ocak 2015’teki Yunanistan seçimlerinden önce, DİP önderi Sungur Savran “Syriza tuzağı” başlıklı bir makale yazmış ve orada, “Syriza’nın başında olduğu işçi sınıfı ve emekçiler kampı... seçimden ne kadar güçlü çıkarsa o kadar sevineceğiz,” diye ilan etmişti.

Bu örgütlerin hiçbiri, bu gerici partiye desteklerinin siyasi hesabını vermeyi uygun görmedi. Syriza’nın işçi sınıfı karşıtı sicili ve AB’nin Ortadoğu’daki emperyalist savaşlardan kaçan sığınmacılara karşı “Avrupa Kalesi” politikasında AKP hükümeti ile yaptığı işbirliği, bu örgütlerin sicillerine yönelik cevaplanamaz bir suçlama oluşturmaktadır. Türkiye sahte solu, Yunan fikirdaşlarını alkışlayarak, Türkiye’de işçi sınıfına karşı benzer siyasi suçlar işlemeye hazır olduğunu göstermiştir.

Devam edecek…