Twitter’ın siyasi reklam yasağı: İnterneti sansürleme yönünde yeni bir adım

5 Kasım 2019

Twitter CEO’su Jack Dorsey, Çarşamba günü, şirketinin tüm siyasi reklamları yasaklayacağını duyurdu. Dorsey, reklamcılık, “milyonlarca insanın yaşamına tesir edecek şekilde oyları etkilemek için kullanılabileceği politika alanına ciddi riskler getiriyor,” dedi.

Duyuru, ABD istihbarat kurumlarının, Kongre’deki Demokratların ve medyanın, “doğruluğunu kontrol etme” bahanesiyle yürüttüğü gitgide daha saldırgan bir kampanyanın ortasında geliyor.

Twitter’ın geniş kapsamlı sonuçları bulunan bu adımı, siyasi olarak gericidir. Bu, çok sayıda siyasi ve ekonomik basınca tabi olan özel bir şirketi, neyin yazılıp yayımlanacağının ya da yayımlanamayacağının hakemine dönüştürmektedir.

Twitter ve Facebook, serbest bilgi akışını kolaylaştırarak büyük izleyici kitleleri kazandılar. Ancak geniş kitlelere erişirken, bu güçlerini hükümet yararına sansür uygulamak için kullanıyorlar.

Dorsey’in bu adımı, Facebook CEO’su Mark Zuckerberg’in tavrına kıyasla medyada olumlu bir şekilde karşılandı. Zuckerberg, sosyal medya şirketlerine siyasi reklamları yasaklama ya da “doğruluklarını kontrol etme” yönünde yapılan çağrılara kamuoyu önünde karşı çıkmıştı.

Zuckerberg, geçtiğimiz ay Georgetown Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, “Bir demokraside, özel bir şirketin politikacıları ya da haberleri sansürlemesinin doğru olduğunu düşünmüyorum. Siyasi reklamların yasaklanması, görevlileri ve medyanın tercih ettiklerini yayımlamasını yüreklendirir.”

Zuckerberg, hiç de demokratik hakların bir savunucusu değildir. Ancak burada doğru bir noktaya parmak basmak zorunda kalmıştır. Bu açıklamalarına karşılık olarak, 737 Max 8’in de dahil olduğu uçak kazalarında 346 kişinin ölümünden sorumlu olan Boeing şirketinin CEO’su Dennis Muilenburg’tan daha sert bir Kongre sorgusuna tabi tutuldu.

Zuckerberg’in açıklamaları, yıllardır internetin sansürlenmesi kampanyası yürüten New York Times (NYT), Washington Post (WP) ve televizyon kanalları tarafından da yaygın biçimde kınandı.

Basmakalıp bir teknik kullanılarak savlar oluşturuluyor. Donald Trump da dahil olmak üzere, çeşitli yanlış bilgi ve potansiyel yalan örneklerinden tehlikeli bir tehdit olarak söz ediliyor. Ardından bu, siyasi konuşmalara topyekun sansürü haklı göstermek için kullanılmakta ve bu da, öncelikle kaçınılmaz olarak solu hedef almaktadır.

11 Eylül 2001 terör saldırılarından sonra da benzer bir yöntem kullanılmıştı. Michael Ignatieff, 2004’te yayımlanan The Lesser Evil’de, “acil bir terör durumu, demokrasiyi korumak için demokrasinin temel değerlerine bağlılıktan sapacak adımlar atmayı gerektirebilir,” diye yazmıştı.

Yazar, yaklaşan bir saldırı hakkında kritik bilgiye sahip bir terörist ele geçirildiğinde hükümetin ne yapması gerektiğini soruyordu. “Hayatları kurtarmak” üzere ihtiyaç duyulan bilgiyi elde etmek için işkence dahil tüm yöntemler gerekli olacak mıdır? “Nükleer bulutu” engellemek için neler hoş görülebilirdir? Bu savların sonuçları, Ebu Garip ve Guantanamo Körfezi zindanlarında gerçekleştirilmiştir.

Şimdi, yine aynı bahane uyduruluyor: demokrasiye yönelik yaklaşan bir tehdit (“aldatıcı haberler”), demokratik haklara yönelik en kapsamlı saldırıları haklı göstermek için kullanılıyor.

Çarpıcı olan, Demokratik Parti içinde ve etrafında toplanmış “liberal” ve üst orta sınıf tabakaların bu kampanyada seferber olma derecesinin Bush yönetimi döneminde olduğundan çok daha fazla olmasıdır.

İşin aslını bilmesi gereken senarist Aaron Sorkin, New York Times’ta Perşembe günü yayımlanan yazısında, “su kaynağına pompalanan çılgın yalanlar, birlikte aldığımız en önemli kararları” yozlaştırıyor, diye yazdı. Bu yalanlar, “seçimlerimiz, yaşamlarımız ve çocuklarımızın yaşamı üzerinde gerçek ve muazzam tehlikeli bir etkide bulunuyor.”

Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri’nden (DSA) yeni Kongre üyesi Alexandria Ocasio-Cortez, Ekim ayının başında, Facebook’tan “yalanları etkisiz hale getirmesini” talep etmişti. Onun demokratik bilinçten tamamen yoksun olduğunu teşhir eden düşüncesiz, cahil savları, bir sansür kampanyasını meşrulaştırmak için kullanılıyor.

Bu varsayımın temelinde, neyin gerçek ve neyin “çılgın yalanlar” olduğunun belirlenmesinin bütünüyle nesnel bir süreç olduğu; sınıfsal ya da toplumsal çıkarlarla ilişkisiz olduğu yatmaktadır. Gerçekte ise burjuva politikası, doğası gereği yalanlar üzerine inşa edilir. Bu yalanlar, Lev Troçki’nin açıkladığı gibi, kapitalist toplumdaki derin çelişkilerin üzerine örtmeye hizmet eder.

Neyin gerçek olduğuna karar verme yetkisi kime verilecek? Devletle çok yakın bağları bulunan Google, Facebook ve Twitter gibi dev şirketlere mi? İstihbarat kurumlarının sözcüleri işlevi gören New York Times’a ve Washington Post’a mı? Yoksa bizzat istihbarat kurumlarına mı?

NYT’nin eski editörü Bill Keller, bir keresinde, internetin, “bekçilerin”, yani kamuoyunun erişeceği bilgiyi dikkatle inceleyen kurumların rolünü baltaladığı uyarısında bulunmuştu.

Doğrusu bu “bekçiler”, siyasi olarak tarafsız değildir. Örneğin, NYT’ye göre, Jeffrey Epstein’in ölümünün arkasında yatanları sorgulayanlar asılsız “komplo teorileri” ile uğraşıyor. İstihbarat kurumlarının –internetin sansürlenmesini haklı göstermek için kullanılan– Rusya karşıtı tüm anlatısına karşı çıkanlar ise, “aldatıcı haberler” yayıyor.

Bu tür savların sonuçları, belki de en kara cahil biçimde NYT köşe yazarı Thomas Friedman tarafından gözler önüne serilmektedir.

Friedman, Zuckerberg’in, “insanlar” politikacıların söylediklerini “kendileri görebilmeli” biçimindeki açıklaması hakkında, “Ya, ne demezsin, sanki ortalama yurttaşlar, iddiaların sadece uydurma olmadığını varsayma konusunda yıllarca sorumlu gazetecilik tarafından koşullandıktan sonra, her siyasi reklamın doğruluğunu ayırt edebiliyormuş gibi.”

“Yıllarca sorumlu gazetecilik!” Friedman, okurlarını aptal yerine koyuyor. On altı yıl önce, Friedman, “petrol uğruna yapılacak bir savaşla hiçbir sorunu olmadığını” ilan ederken, Beyaz Saray’ın “kitle imha silahları” hakkındaki yalanlarını destekleyerek Bush yönetiminin Irak’taki savaşının bir propagandacısı işlevi görmüştü.

2017’de, Friedman, Suudi Veliaht Prensi Muhammed Bin Salman’ı “yalnızca bir aptal coşkuyla desteklemez,” diyordu. Bundan sadece bir yıl sonra, Bin Salman, Washington Post’a yazı yazan Cemal Kaşıkçı’nın bir Suudi konsolosluğunda testereyle parçalanmasının emrini bizzat verdi.

Herhalde, devletin yalanlarını desteklemesindeki rolünden dolayı Friedman’a saldıranların “yalan yaymaktan” dolayı sansürlenmesi gerekiyor.

Friedman, neyin doğru olduğuna karar vermesi gerekenler hakkında şöyle yazıyor: “Diplomatlar, istihbarat görevlileri ve devlet memurları, hükümetimizi meşru kılan düzenlemeleri savunan –ve bağımsız araştırma ve olgu sağlayan– insanlardır.”

Yani, hükümetin görevi, “istihbarat görevlileri” üzerinden, yurttaşları hükümetin meşruiyetine inandıran “olguları” sağlamaktır.

Peki, “istihbarat görevlilerinin” kamuoyuna açıklanmaması gerektiğini düşündüğü “olguları” ifşa eden insanlara ne yapılmalı? Onların sonu, Julian Assange ve Chelsea Manning gibi hapislerde çürümek olacak ve onların ifşaatını yayımlayan yayınlar susturulacak.

Şeyleri gerçek isimleriyle adlandıralım. Bu, sansürden başka bir şey değildir. New York Times, yalan satma işiyle meşguldür. Ve kamuoyu bu yalanlardan bıktığı için, NYT onların bir seçeneğe sahip olmasını engellemek istemektedir.

ABD istihbarat kurumları, 2016 seçiminden beri, “aldatıcı haberler” ile mücadele adına internetin sansürlenmesini savunuyor. Bu kampanyanın başlıca hedefi Trump değil; solcu, savaş karşıtı ve ilerici web siteleri ve örgütler olmuştur. 2017’de Google, solcu sitelere yönelik trafikte büyük bir düşüşe yol açacak şekilde, “güvenilir” haber kaynaklarını “alternatif bakış açıları”nın üzerine yükselteceğini duyurmuştu. Facebook ve Twitter da, milyonlarca takipçisi olan solcu hesapları ve sayfaları kaldırarak bunu aynen tekrarladı.

Bu şirketler, Demokratlardan ve istihbarat kurumlardan gelen aralıksız basınç altında, solcu, savaş karşıtı ve sosyalist örgütlere yönelik saldırılarını yalnızca yoğunlaştıracaktır.

Andre Damon