Pietro Marcello’nun Martin Eden filmi

David Walsh
9 Haziran 2020

İtalyan yönetmen Pietro Marcello’nun yönettiği Martin Eden filmi, Jack London’un 1909 tarihli ünlü romanının 20. yüzyıl ortalarındaki İtalya’ya aktarılmış değerli bir uyarlamasıdır.

Martin Eden

Marcello (1976 doğumlu, 2015’te Lost and Beautiful filmini yazıp yönetti), romanın temel içeriğine ve eleştirisine sadık kalır; bazı yönlerden ise Jack London’ın öyküsünü geliştirir ya da en azından romanın dolambaçlı yollarından ve tumturaklı üslubundan uzak durur.

Eser, genel olarak 20. yüzyılda edebiyatın ve sanatın gelişimi ile olağanüstü ilgisi olan bir olayla ilgilidir: çok tutulan ve finansal olarak da başarılı olan ancak zehirli bireyciliği aşamayan, acı çekenlere ve ezilenlere sırtını dönen bir işçi sınıfı sanatçısının yükselişini ve düşüşünü konu edinmektedir.

İsimsiz bir İtalyan liman kentinde (görünüşe göre Napoli’de) itişip kakışmalı bir yaşam biçimine alışmış olan Martin (Luca Marinelli), belirli estetik veya entelektüel eğilimleri olmasına rağmen denizci olarak yaşamını kazanıyordur. Zengin, liberal, kültürlü bir aileden gelen Elena Orsini (Jessica Cressy) ile karşılaştığında ise gözlerinin önünde yeni bir dünya açılır.

London şöyle yazar: “Sonra döndü ve kızı gördü [romanda Ruth]. Onu görür görmez de kafasının içindeki hayal yığını bir anda yok oldu. İri, mavi, tanrıçalarınkine benzeyen gözleri, gür altın gibi saçları olan, soluk benizli, ruh gibi bir yaratıktı kız. Elbisesinin de kendisi kadar olağanüstü oluşu dışında, kızın nasıl giyindiğini fark etmemişti. Onu, bir sap üzerindeki soluk, altından yapılmış çiçeğe benzetti. Hayır, o bir ruhtu, bir tanrısal varlık, bir tanrıçaydı; böylesine yücelmiş bir güzellik bu dünyaya ait olamazdı. Yahut belki de kitaplar haklıydı ve hayatın yüksek katlarında onun gibi daha birçoğu vardı.”*

Martin, davranışındaki kaba ve saygısız tarafları yok etmek için kendini “daha iyi biri” haline getirmeye uğraşır, yorulmak bilmeden çalışır ve en sonunda yazar olmaya karar verir. Elena, Martin’in düzenli bir işi olmasını, babasına ve onun arkadaşlarına öykünmesini tercih eder. Ama Martin eser sahibi bir yazar olma arayışı içinde, neredeyse açlıktan ölme noktasına gelene kadar sağlığına zarar vererek çabalar.

Bu çabaları sırasında Martin, sosyalizmle, sol fikirlerle karşılaşmasına ve bunlar üzerine düşünmesine rağmen, gerici Sosyal Darwinist Herbert Spencer’ın eserlerine rastlar ve bilinçli olarak onun anlayışını benimser. Spencer (1820-1903) ve benzerleri, Darwin’in doğal seçilim ve “en güçlünün hayatta kalması” teorilerini toplumsal yaşamın incelenmesine mekanik ve kendilerine hizmet edecek şekilde aktararak, eşitsizliği ve toplumsal merdivenin alt basamaklarındaki “aşağı varlıklar”ın dizginsiz sömürüsünü meşrulaştırmaya çalışmışlardır.

Elena, saygın ailesinin baskısıyla Martin’den ayrılır. Martin, bir akşam yemeği davetinde onun babasını ve arkadaşlarını kınar. Sonunda, büyük bir başarı elde ederek hayranlık duyulan kişi haline gelir. Savaş tehdidi belirir. Martin, açıkça yoksullara sövüp sayar ve onların yok edilmesini ister. Filmde, bir zamanlar sosyalist olan Benito Mussolini’nin ve İtalyan sanat dünyasında 1914’ten önce savaşın ve milliyetçiliğin yardımına koşan eğilimin yankıları açıkça görülür.

Ne var ki, tüm iyi talihine rağmen, Martin üzüntüden bunalıma girer. Çektiği acılar ve resmi topluma karşı olan kızgınlığı onun varoluşunu zehirler; “Hayat beni tiksindiriyor.”

Elena ilişkilerini yeniden başlatmaya çalıştığında, onu öfkeyle reddedip kovar. Romanda Martin, eski aşkının ona neden daha önce, işsiz ve açken gelmediğini öğrenmek ister. “Böyle birdenbire bana değer verilmesi gerçi beni sürekli olarak bunu kabule zorluyor, ama görüyorsun ki, hiç değişmedim ben.” Martin Eden’i şaşırtan şey, Elena’nın ve diğer herkesin onu neden şimdi istediğidir. “Hiç kuşku yok ki, beni ben olduğum için istemiyorlar, zira ben, o istemedikleri eski benim hâlâ. Şu halde beni başka bir şey için istiyorlar! Bunun ne olduğunu söyleyeyim mi sana? Kazandığım ün için istiyorlar beni. Ben bu ün değilim. Başkalarının kafasında olan bir şey bu ün. Sonra, kazandığım kazanmakta olduğum para için istiyorlar beni. Ama ben bu para değilim. Bu para bankalarda, falancanın, filancanın cebinde bulunuyor. Şimdi sen de beni bunun için mi, bu ün, bu para için mi istiyorsun?”*

Martin için mutlu son mümkün değildir.

London, Upton Sinclair’e, “bu kitaptaki motiflerimden biri, (kahramanın şahsında) [Nietzscheci] bireyciliğe saldırmaktı. Tek bir eleştirmen bile bunu fark etmediğine göre, çuvallamış olmalıyım,” diye yazmıştır ancak eser London’ın öne sürdüğünden biraz daha muğlaktır. Yazarın kendi başarısından ve yeteneğinden duyduğu zevk, zaman zaman diğer kaygılara yer bırakmaz ya da onları gölgede bırakır.

Her halükarda, Marcello’nun iyi bir şekilde senaryolaştırılıp çekilmiş film uyarlamasında bu “motif”i gözden kaçırmak mümkün değil.

Marcello, Cineuropa’ya verdiği röportajda şunları söylüyor: “Martin Eden’i, 20. yüzyılın çarpıklıklarını ve sorunlarını sezebilmiş bir portre olarak okuyoruz. Birey ve toplum arasındaki ilişkiler, kitle kültürünün rolü, sınıf mücadelesi.” Marcello şöyle devam ediyor: “Martin, kendi başarısının kurbanı; yazıları yayımlanmaya başladığı andan itibaren sembolik gemisi batıyor. Jack London’ın hikayesi, Michael Jackson veya [R. W.] Fassbinder gibi günlük yaşamla bağlantısını yitiren sanatçıların hikayesi gibi. Ait olduğu sınıfa ihanet etmesi, onu bu sistemin kurbanı haline getiriyor.”

Marcello’nun Martin Eden’ı son yılların en iyi İtalyan filmlerinden biri.

28 Eylül 2019

* Kitaptan yapılan alıntılar, Yordam Kitap’ın Martin Eden (1. Baskı, Mart 2019) çevirisinden alınmıştır.