ABD, Uygurlara kötü muamele iddiaları üzerinden Çin’e yeni yaptırım getirdi

Peter Symonds
13 Ağustos 2020

Trump yönetimi, geçtiğimiz hafta, Çin’le artan çatışmasının parçası olarak, Çin’in batısındaki Sincan bölgesinde yaşayan Müslüman Uygur azınlığın haklarını ihlal ettikleri iddiasıyla Çinli yetkililere ve bir kuruma bir dizi yaptırım getirdi. Pekin rejiminin Uygur ayrılıkçılığını ortadan kaldırma amacıyla Uygurları “yeniden eğitim” kamplarında topluca alıkoyduğu iddia ediliyor.

ABD Hazine Bakanlığı, 31 Temmuz’da, Sincan Üretim ve İnşaat Kolordusu ve onunla ilişkili iki yetkiliye –Peng Jiarui ve Sun Jinlong– yaptırım getirdi. Amerikan mali sistemine erişimlerini bloke etmenin amaçlandığı yaptırımın sonucunda, Amerikan şirketlerinin ve yurttaşlarının onlarla ekonomik işlem yapmaları yasaklanıyor.

ABD Hazine Bakanı Steven Mnuchin, bütünüyle ikiyüzlüce bir açıklama yayımlayarak, ABD “insan hakları ihlalcilerini Sincan’da ve tüm dünyada sorumlu tutabilmek için mali gücünün tamamını kullanacak,” dedi. Gerçekte ise Washington’ın son derece seçici “insan hakları” kampanyaları, ABD emperyalizminin çıkarlarını ilerletmeyi, saldırıya ve savaşa bahane sağlamayı amaçlamaktadır.

En son yaptırımlar, Çin’e karşı daha kapsamlı bir kampanyanın parçasıdır. Bu kampanya; ticaret savaşı önlemlerini, Hint-Pasifik genelinde askeri yığınak yapılmasını, Pekin’in Tibet ve Hong Kong’da insan hakları üzerinden kınanmasını, casusluk ve fikri mülkiyet hırsızlığına ilişkin kanıtlanmamış suçlamalar yapılmasını içermektedir.

Temmuz ayı sonunda atılan adımlar, Çinli yetkililere ve kurumlara Sincan üzerinden getirilen bir dizi yaptırımın sadece son halkalarıdır.

Pekin rejimi, egemenliğine yönelik her türlü muhalefeti, özellikle de işçi sınıfından gelen muhalefeti bastırmak için polis devleti önlemlerine dayanıyor. Uygurların ülkenin diğer bölgelerinden gelen Han Çinlileri tarafından giderek daha fazla dışlandığı Sincan’daki huzursuzluğa Pekin’in verdiği yanıt, şüphesiz baskıcı olmuştur.

Ne var ki, Washington’ın koparttığı yaygaranın, Uygurların veya Hong Kong ve Tibet halklarının temel demokratik haklarını savunmakla hiçbir ilişkisi yoktur. Tersine, bu kampanya, ayrılıkçı duyguları teşvik etmeyi ve ABD’nin küresel egemenliğine yönelik baş tehdit olarak gördüğü Çin’i zayıflatmayı amaçlayan bir stratejinin parçasıdır.

ABD özellikle Sincan’a odaklanmıştır. Burası petrol gibi önemli doğal kaynaklara sahip olmasının yanı sıra, Pekin’in sıkı ekonomik ve siyasi bağlar kurmaya çalıştığı enerji zengini Orta Asya cumhuriyetlerine de komşudur. Pekin’in iddialı Kuşak ve Yol Girişimi (Avrasya kara parçasını birleştiren devasa bir altyapı projesi), Sincan’dan geçen çok önemli karayolu, demiryolu ve iletişim rotaları içermektedir.

ABD’nin, Çin’in Sincan’daki tecrit kamplarını suçlayan propaganda kampanyası, bir milyondan fazla Uygur’un tutuklu olduğuna dair herhangi ciddi bir belgelemeden yoksun şişirilmiş rakamlara ve sürgündeki Uygur örgütlerinin medyaya verdiği heyecan uyandıran açıklamalara dayanmaktadır. Aynı şekilde, Çin’in, bu kampların sadece meslek merkezleri olduğu iddiası da güvenilirlikten yoksundur. Bağımsız haberciliğin yokluğunda, alıkonulanlarının sayısının kapsamı belirsizliğini sürdürmektedir.

ABD’nin Uygurların alıkonulmasına yönelik kınamalarına, şimdi de Uygur kadınlarına doğum kontrolü ve kısırlaştırma dayatıldığı iddialarıyla, Uygurlara karşı “soykırım” iddiaları ekleniyor. Söz konusu iddialar, yine, bireylerin sansasyonel açıklamalarına ve Sincan’daki daha genel duruma ilişkin taraflı haberlere dayanıyor.

Bu en son iddialar, Alman anti-komünist akademisyen Adrian Zenz tarafından hazırlanan başka bir rapora dayanıyor. Zenz, geçtiğimiz yıl Sincan’daki tecrit kamplarının kapsamını ve amacını gösterdiği iddia edilen ÇKP belgelerinin sızması sürecine yakından dahil olmuştu. Kendisi aynı zamanda çok sayıda sağcı düşünce kuruluşuyla ilişkili biridir. Bunlar arasında, Almanya’daki Avrupa Kültür ve Teoloji Okulu ile Washington’daki Komünizm Kurbanlarını Anma Vakfı bulunuyor.

Zenz’in “Kısırlaştırma, spiraller ve zorunlu doğum kontrolü: ÇKP’nin Sincan’daki Uygur doğum oranlarını bastırma kampanyası” başlıklı son belgesi, Washington merkezli düşünce kuruluşu Jamestown Vakfı tarafından yayımlandı. Onun ana savları şunlardır: ağırlıklı olarak Uygur bölgelerinde nüfus artışı azalıyor, doğum kontrolü ihlalleri tutuklulukla cezalandırılıyor ve “kırsal kesimdeki üç veya daha fazla çocuklu, bazı durumlarda iki çocuklu azınlık kadınlarını kısırlaştırmak için” bir kampanya yürütülüyor.

Zenz’in araştırmasındaki temel kusur, araştırmanın Çin’in doğum kontrol politikalarının bağlamından koparılmış olmasıdır. 1970’lerin sonunda Çin lideri Deng Şiaoping tarafından uygulamaya konan ve yaygın muhalefet doğuran tek çocuk politikası da buna dahildir. Bu politika, zorla kürtaj ve kısırlaştırmaları da kapsayan polis devlet yöntemleriyle dayatılmıştı.

Bu politika, özellikle işçi sınıfını hedef alıyordu. Kırda yaşayan ailelere ve Uygurlar da dahil ülkedeki azınlıklara yönelik istisnalar vardı. Para ve/veya nüfuz kullanarak çift başına tek çocuk sınırından kurtulmanın yolları da bulunuyordu. Bu politikaya yönelik muhalefet ve ayrıca işgücünün yaşlandığına dair egemen çevrelerdeki kaygılar sonucunda, tek çocuk politikası değiştirilmiş ve nihayet 2016’da kaldırılarak her çifte iki çocuk sahibi olma hakkı tanınmıştı.

Zenz’in Uygur nüfusunun Han Çinlilerine kıyasla 2010 yılından itibaren yavaşladığına dair rakamları, doğru olsalar bile, ne politikadaki bu değişikliği ne de Uygur göçü gibi faktörleri dikkate alıyor. Zenz’in raporu, mevcut iki çocuk politikasının yalnızca Uygurlara değil ama Han Çinlilerini de kapsayan daha geniş bir nüfusa karşı uygulandığını hesaba katma zahmetine de girmiyor.

Bunların hiçbiri, Washington Post ve Foreign Policy gibi Amerikan medya organlarının Uygur “soykırımı” hakkında sansasyonel haberler yapmalarını engellemedi.

Bu kampanya, ABD merkezli iki Uygur sürgün örgütünün (Sürgündeki Doğu Türkistan Hükümeti ve Doğu Türkistan Ulusal Uyanış Hareketi), geçtiğimiz ay Çin’e karşı Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde soykırım iddiasıyla bir dava açması ile birleşiyor.

Uygurlar, kökleri İpek Yolu rotaları üzerinden Çin’den Orta Asya ve Avrupa’ya kadar uzanan, Türk dillerini konuşan gruplardan biridir. Uygur ayrılıkçı grupları, Doğu Türkistan adlı anayurtları olarak Sincan topraklarında hak iddia ediyorlar.

İyi bağlantıları bulanan zengin sürgünlerin önderlik ettiği bu Uygur örgütleri, ABD devlet aygıtı ve istihbarat kurumları ile sıkı ilişkilere sahipler. CIA ve onun Ulusal Demokrasi Vakfı (National Endowment for Democracy, NED) gibi paravan kuruluşları, Sincan’daki ayrılıkçı duyguları teşvik etmenin bir aracı olarak sürgündeki Uygur örgütlerini uzun süredir fonlamakta ve desteklemektedir. Avrupa merkezli Dünya Uygur Kongresi ve Uygur Amerikan Derneği, bunlar arasındadır.

Çin’deki Uygur azınlığın demokratik hakları, “insan hakları”nı savaşın ve rejim değişikliğinin aracı olarak alçakça kullanan ABD emperyalizmi üzerinden savunulamaz. Çin’deki Uygurların ve diğer etnik azınlıkların demokratik hakları uğruna mücadele, bir bütün olarak Çin işçi sınıfının Pekin’deki baskıcı rejime karşı siyasi mücadelesine derinden bağlıdır. Bu mücadele, her şeyden önce, Troçkist hareketin Stalinizme ve onun Çin’deki türü olan Maoculuğa karşı uzun süreli mücadelesinin tarihsel derslerini özümsemeyi gerektirmektedir.

5 Ağustos 2020

Ayrıca bakınız:

ABD medyası Uygurların “insan hakları” üzerinden Çin karşıtı kampanyayı arttırıyor
[28 Kasım 2019]