BAE-İsrail anlaşması, ABD önderliğindeki İran karşıtı ittifakı sağlamlaştırıyor

Jean Shaoul
21 Ağustos 2020

ABD Başkanı Donald Trump, 13 Ağustos’ta, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) “İbrahim Anlaşması” olarak bilinen bir anlaşmayla İsrail ile ilişkileri “normalleştireceğini” duyurdu.

Anlaşma, BAE’ye, bu tür bir anlaşma imzalayan ilk Körfez devleti ve Mısır (1979) ile Ürdün’den (1994) sonraki üçüncü Arap ülkesi yapıyor. BAE, Arap ülkelerinin çoğu gibi, şimdiye kadar İsrail’i tanımamıştı ve onunla resmi ekonomik ilişkisi yoktu.

Trump’ın “iki BÜYÜK dost arasında tarihi bir barış anlaşması” olarak övdüğü anlaşma, bir Arap rejiminin Filistinlilere yönelik bir başka alçakça ihanetidir. Bu, 2002’de Suudi Arabistan tarafından başlatılan ve Arap Birliği tarafından onaylanan Arap İnisiyatifi’nin ölüm belgesidir. Arap İnisiyatifi, işgal altındaki topraklardan tamamen çekilmesi, BM’nin 194. Kararı temelinde Filistinli sığınmacı sorununa “adil bir çözüm” getirilmesi ve başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulması karşılığında, İsrail ile ilişkileri normalleştirmeyi teklif ediyordu.

İbrahim Anlaşması, İsrail’in tanınmasını, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu'nun Haziran 1967 savaşından bu yana işgal edilen Batı Şeria'daki Filistin topraklarını ilhak etme planlarını durdurmasına sözde bağlı kılıyor. Amaç, Sünni petrol monarşileri ile İsrail arasında İran karşıtı bir ittifakı sağlamlaştırmak amacıyla, onlarca yıldır Arap devletlerinin Siyonist devlete karşı tavrını belirleyen Filistinlilerin kaderini bir kenara bırakmaktır.

BAE, İsrail ile ilişkilerin “gerçekçilik” ile yumuşatılması gerektiğini savunarak, verdiği kararın barış çabalarını teşvik etmeyi ve İsrail’in Batı Şeria’nın bazı kısımlarını ilhak etme planını masadan kaldırmayı amaçladığını iddia etti. Netanyahu ise bunu reddederek, ilhakın yalnızca “ertelenmesini” kabul ettiğini, planın halen “masada” olduğunu vurguladı.

Anlaşma, gerçekte, Trump yönetiminin İran’ı hedef alan ve bir savaş durumuna denk düşen “azami baskı” adlı yaptırımlar rejimiyle ilişkilidir. “Azami baskı” politikası, İran hükümetini devirmeyi ve ABD’nin kaynak zengini Ortadoğu’daki egemenliğini sağlamlaştırıp Washington’ın Çin’e karşı konumunu kuvvetlendirecek bir kukla rejim kurmayı amaçlıyor.

Anlaşma duyurusu, ticaret ve güvenlikten İsrail’in Abu Dabi'de bir ofis açması da dahil olmak üzere istihbarat paylaşımına kadar çeşitli konularda yıllarca süren görüşmelerin sonucudur. Anlaşmanın zamanlaması, her üç tarafın da ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Anlaşma, İsrail ekonomisinin COVID-19 pandemisinin ardından çözüldüğü ve Netanyahu’nun üç ayrı davada rüşvet, yolsuzluk ve emniyeti suistimal suçlamalarıyla ilgili duruşmalarının Ocak ayı için belirlenen delil duruşmalarına taşındığı koşullarda yapılıyor. Anlaşma, geçimsiz bir koalisyona başkanlık eden ve aşırı sağ güçler arasındaki destek tabanından giderek artan muhalefetle karşılaşan, kuşatılmış durumdaki Netanyahu’ya İsrail’in usta devlet adamı olma şansı veriyor.

Aynı şekilde, anketlerde Demokratların başkan adayı Joe Biden’ın gerisinde olan Trump’a da, yönetiminin BM’de İran’a silah ambargosunun uzatılması için verdiği karar tasarısının yenilgiye uğramasının ardından diplomatik bir “zafer” iddiasında bulunma olanağı veriyor. İran’a yönelik ambargo Ekim ayında son bulacak ve Tahran’ın başka büyük güçlerden silah satın almasının önü açılacak.

BAE, Fransa’nın savaş uçaklarına ve Çin’in insansız hava araçlarına bel bağlamayı bırakarak, Washington’dan F-35 ileri savaş uçağı ve silahlı insansız hava araçları satın alma talebini onaylamasını istiyor. Aynı zamanda, BAE’nin, Suudi Arabistan’ın ve Bahreyn’in Katar hava sahasına ve kara geçişlerine üç yıldır uyguladığı ablukanın kaldırılması karşılığında, Katar’ın büyük tavizler vermesi için ABD’nin desteğini talep ediyor.

BAE-İsrail anlaşması, Netanyahu’nun Batı Şeria’nın en verimli bölgesi olan yerleşim yerlerini ve Ürdün Vadisi’ni (Filistin bölgelerinden geriye kalan ve Filistin topraklarının yüzde 30’una denk düşen alanları) ilhak ederek küçük bir devleti bile yaşanmaz hale getirme tasarısının ardından geliyor.

Trump, Kasım’daki başkanlık seçimleri öncesinde evanjelik Hristiyan tabanına oynayarak, başlangıçta Netanyahu’nun ilhak planlarına izin verdiğini belirtmişti. Ancak yönetiminin içinden muhalefetle karşılaşınca geri adım attı. Suudi Arabistan’ın fiili hükümdarı Veliaht Prens Muhammed bin Salman’a yakın olan damadı ve danışmanı Jared Kushner de bu adıma karşı çıkanlar arasındaydı.

Bin Salman, Avrupalı ve bölgesel güçlerle birlikte, bir Filistin devleti serabını ifşa edeceği için bu adıma karşı çıkmıştı. İlhakın ilerlemesine izin vermek, İsrail’in de dahil olduğu bir İran karşıtı ittifak kurma planlarını tehlikeye atacak bir öfkeye neden olurdu.

Kushner, ABD Beşinci Filosu’na ev sahipliği yapan Bahreyn ve Umman gibi başka devletlerin BAE’yi takip edeceğini belirtti ve hatta Suudi Arabistan’ın da uzak olmayan bir gelecekte aynı adımı atacağını öne sürdü. Riyad anlaşma konusunda şimdiye kadar sessiz kalsa da son yıllarda İsrail ile istikrarlı bir şekilde örtülü bağları geliştiriyor.

İsrail İstihbarat Bakanı Eli Cohen, Ordu Radyosu’na verdiği röportajda, “hem daha fazla Körfez ülkesiyle hem de Afrika’daki Müslüman ülkelerle ek anlaşmalar” beklediğini söyledi. Bu, büyük olasılıkla Sudan’la bir barış anlaşmasına yapılan atıftı. BAE, Suudi Arabistan’la beraber, geçtiğimiz yıl Sudan’da düzenlenen önleyici askeri darbeyi kışkırtmada etkili olmuştu. Darbe, Katar’a ve Türkiye’ye yakın olan Ömer El Beşir’in yirmi yıllık iktidarını devirdi.

İlişkilerin “normalleştirilmesi”nin pratikte ne anlama geldiğinin ayrıntıları halen belirsiz olmakla beraber, BAE, İsrail ile doğrudan bir telefon hattı açtı ve İsrail haber siteleri üzerindeki yasağı kaldırdı. Bu, COVID-19 ile ilgili araştırma ve geliştirme çalışması yürütmek için Abu Dabi merkezli bir firma ile iki İsrailli firma arasında yapılan anlaşmayı takip ediyor. Önümüzdeki haftalarda seyahat, ticaret, elçilik ve güvenlik işbirliği gibi alanlarda başka anlaşmalar yapılması bekleniyor.

Avrupalı güçler, Mısır ve Ürdün, İsrail’in yerleşim yerlerini ve Ürdün Vadisi’ni ilhak etme konusunda geçici geri adım atmasını memnuniyetle karşıladı.

Batı Şeria’yı kontrol eden Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas, yaptığı açıklamada şunları belirtti: “Filistin önderliği, BAE, İsrail ve ABD arasındaki üçlü ve şaşırtıcı duyuruyu reddeder ve kınar. Bu, Kudüs, Mescid-i Aksa ve Filistin davasına ihanettir.”

Gazze’yi kontrol eden İslamcı Hamas hareketi de ABD’nin arabuluculuk ettiği anlaşmayı reddederek bunun Filistinlilerin davasına hizmet etmediğini söyledi.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı, BAE’nin davranışını “riyakâr” olarak niteledi ve “Filistin halkı ve Yönetimi tarafından gösterilen güçlü ve müşterek tepkiyi haklı” bulduğunu açıkladı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise, BAE ile Libya’da ve Afrika Boynuzu’nda zaten gerilmiş olan diplomatik ilişkileri askıya alabileceklerini söyledi.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, anlaşmayı “Filistin davasına ihanet” olarak kınadı ve İsrail’i savunan BAE’nin artık “tehlikeli bir gelecek” ile karşı karşıya olduğu uyarısında bulundu: “BAE dikkatli olsa iyi olur. Çok büyük bir hata yaptılar, haince bir hareket. Umarız bunu fark ederler ve bu yanlış yolu terk ederler.”

Arap devletlerinin siyasi rotasına ilişkin bir başka belirti olarak, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve BAE’yi temsil eden Körfez İşbirliği Konseyi, Pazar günü bir açıklama yaparak Ruhani’nin Abu Dabi’ye yönelik “tehditlerini” kınadı. Genel Sekreter Nayef Falah M. Al-Hajraf, “İran, BM Sözleşmesi’ne uymalı ve başka ülkelerin iç işlerine karışmamalıdır” uyarısında bulunurken, BAE, İran’ın Abu Dabi maslahatgüzarına, cumhurbaşkanının açıklaması üzerine “güçlü bir nota” verdi.

İsrail ile BAE arasındaki kirli anlaşma, artık kendisinin “iki devletli” çözümünü resmen gömen Arap burjuvazisinin hain rolünü derinleştiriyor. Bu durum, Filistin burjuvazisinin bütün kesimleri tarafından savunulan milliyetçi gündemin, Filistinli işçilerin ve ezilen kitlelerin onlarca yıllık mücadelesi için ileriye giden bir yol sunmadığını doğrulamaktadır.

Hem Filistinli ve İsrailli işçilerin hem de Ortadoğu genelindeki işçilerin karşı karşıya olduğu artan yoksulluk ve yaklaşan savaş biçimindeki korkunç durumun çözümü, bölgenin egemen sınıflarının ve emperyalist devletlerin eline bırakılamaz. İşçilerin, kapitalizme ve savaşa son vermek ve toplumu sosyalist bir temelde yeniden düzenlemek için bölge ve dünya genelindeki sınıf kardeşleriyle birleşmeleri gerekiyor.