Trump’ın Ortadoğu anlaşması ve burjuva milliyetçiliğin çıkmazı

Bill Van Auken
23 Eylül 2020

15 Eylül Salı günü Beyaz Saray’ın Güney Bahçesi’nde gösterişli bir şekilde “İbrahim Anlaşması” denilen bir anlaşmayı imzalamak üzere iki monarşik Arap diktatörlüğünü –Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn– İsrail ile bir araya getiren Trump yönetiminin sahnelediği tiksindirici manzara, Arap burjuvazisinin onlarca yıldır gerçekleştirdiği ihanetler zincirindeki bir başka halkayı temsil etmektedir.

Topu topu beş paragraf uzunluğundaki “İbrahim Anlaşması”, Trump’ın bizzat ABD’yi iç savaşın eşiğine getirme tehdidi oluşturan yeniden seçilme girişiminin ortasında Ortadoğu barışının mimarının kim olduğu unutulmasın diye, dört kez “Donald J. Trump” ismini tekrarlamayı başarıyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu için, Washington ziyareti, kendisi dolandırıcılık ve rüşvet suçlamalarından oluşan bir iddianameyle karşı karşıya olduğu sırada, dikkati, artan koronavirüs vakalarına, derinleşen bir ekonomik krize ve kitlesel protestolara tanık olunan İsrail’deki artan krizden başka yöne çevirme işlevi gördü.

Asil Arap imzacılara gelince, Trump’ın önünde eğilip bükülmeleri, artan ABD güvenlik yardımı ve F-35 savaş uçakları da dahil olmak üzere gelişmiş askeri donanım satın alma şansı için ödemeye fazlasıyla istekli oldukları bir bedeldi.

“Anlaşma”, Ortadoğu’da “yeni bir barış dönemini başlatacağını” ilan ediyor. Ne saçmalık ama! Basra Körfezi’nin Sünni petrol şeyhlikleri ile İsrail arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi, Washington’ın, Tahran’da rejim değişikliği yapma ve hem Çin’in hem de Rusya’nın bölgedeki etkisini ortadan kaldırma amacıyla potansiyel olarak dünya çapında yıkıcı bir savaşa hazırlık olarak İran karşıtı bir eksen oluşturma stratejisinin parçasıdır.

Ortadoğu’da barış arayışına gelince, bu, tarihsel olarak, Filistinlilerin kötü durumunun, en azından resmen, çözüme kavuşturulmasına dayandırılmıştır. 4,75 milyon Filistinli, İsrail işgali altında yaşarken, yaklaşık iki milyon Filistinli İsrail’de ikinci sınıf yurttaş olarak yaşıyor. Ayrıca komşu Arpa ülkelerinde bulunan perişan vaziyetteki sığınmacı kamplarında ve yurt dışında da milyonlarca Filistinli bulunuyor.

İsrail-BAE-Bahreyn anlaşması, Filistin meselesinin, dünya emperyalizmi ve Arap burjuva rejimleri açısından artık bir mesele olarak görülmediğini açıkça ortaya koymuştur. Bu anlaşma, Suudi Arabistan tarafından hazırlanan sözde Arap Barış Planı’yla sistemli hale getirilen kurguyu yok etmiştir. Bu kurguya göre, Arap devletleri ile Tel Aviv arasındaki ilişkilerin “normalleşmesi”, İsrail’in 1967 savaşında işgal ettiği topraklardan çekilmesine ve bir Filistin devletinin kurulmasına, yani sözde “iki devletli çözüm”e izin vermesine bağlıydı. Nitekim Filistinli temsilciler, Arap Birliği’nin BAE’nin İsrail ile anlaşmasını kınayan bir kararı kabul etmesini önerdiklerinde, hemen reddedildiler.

Bu “normalleşme” sürecinin uzun ve acı bir tarihi bulunmaktadır. Trump’ın Salı günkü “barış” maskaralığı, ABD’nin arabuluculuk ettiği önceki anlaşmaları hatırlatıyordu. Eylül 1978’de Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile İsrail Başbakanı Menahem Begin arasında imzalanan Camp David Sözleşmesi bunlardan biriydi. Bu anlaşma, İsrail’e, Filistinlilerle çatışmasında Arap dünyasının en büyük ülkesinin tarafsızlığını ve apaçık işbirliğini garanti etmişti.

Bunu, 15 yıl sonra yapılan Oslo Anlaşması takip etti. Eylül 1993’te, Beyaz Saray bahçesinde, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) lideri Yaser Arafat ile İsrail Başbakanı İzak Rabin arasında imzalanan bu anlaşmayla Arafat, FKÖ’nün uzun süredir özdeşleşmiş olduğu Filistinlilerin kurtuluşu için silahlı mücadeleden vazgeçerken, İsrail’i tanımayı ve güvenliğini garanti etmeyi kabul ediyordu.

Bu anlaşma, yaklaşık otuz yıllık “barış süreci”ni başlattı. “Barış süreci”, İsrail yerleşimlerinin genişlemesine, Batı Şeria’daki Filistin topraklarının çalınmasına ve Gazze’nin açık hava hapishanesinde kapana kıstırılan 1,8 milyon Filistinliye karşı art arda gelen kanlı savaşlara ve cezalandırıcı bir ablukaya bahane işlevi gördü.

FKÖ, Oslo Anlaşması doğrultusunda, Arafat’ın 2004’te nedeni açıklanmayan ölümünü de kapsayan bir süreçte, Filistin Yönetimi (FY) olarak bilinen siyasi ucubenin sorumluluğunu üstlendi. Arafat’ın varisi Mahmud Abbas, 15 yıldır FY’nin seçilmemiş devlet başkanlığını yapıyor ve bir yandan Batı Şeria nüfusunu İsrail’in ve emperyalizmin çıkarları doğrultusunda bastırmak için gereken yardımcı polis gücünü sağlarken, diğer yandan Filistin burjuvazisinin küçük bir kesimini rüşvetler üzerinden zenginleştiren bir rejimi yönetiyor.

İsrail ile eşitsiz bir mücadelede on binlerce Filistinliyi saflarına katan, sayısız fedakârlığa katlanan ve önderleri suikasta uğrayan, Ortadoğu genelindeki ezilen kitlelere ilham kaynağı olan FKÖ’nün, burjuva milliyetçi hareketlerin en radikalinin bu dönüşümü, evrensel bir sürecin parçasıydı.

1950’lerden 1970’lere kadar öne çıkan ve ulusal kurtuluşu, işçi sınıfının sosyalizm uğruna herhangi bir bağımsız devrimci müdahalesinin bastırılmasıyla ulaşılabilecek ayrı bir gelişme aşaması olarak ileri süren ulusal hareketlerin tamamının—Ortadoğu’daki Nasırcılık ve Baasçılıktan Pan-Afrikanizme ve Latin Amerika’daki Peronculuktan Castroculuğa ve Sandinist harekete kadar—iflas ettiği kanıtlanmıştır. Bu, küçük burjuvaziye ve köylülüğe dayanan ulusal kurtuluş hareketlerini işçi sınıfı içindeki devrimci önderlik krizini çözmenin bir ikamesi olarak savunan Stalinistler, Maocular ve Pablocu revizyonistler için de geçerlidir.

FKÖ’nün teslimiyeti ve dönüşümü, önderliğinin çeşitli Arap burjuva rejimleriyle ve Moskova’daki Stalinist bürokrasisiyle yaptığı “şeytanla pazarlıklarının” doğurduğu uzun bir kanlı ihanetler dönemiyle hazırlanmıştır. Onların sınırlı ve oldukça güvenilmez desteği, FKÖ’nün Arap dünyasının işçi ve ezilen kitlelerine herhangi bir devrimci çağrıda bulunmaktan tövbe etmesi şartına bağlanmıştı.

Sonuç, Filistinlilerin Arap koruyucuları ve “kardeşleri” tarafından sayısız kez sırtından bıçaklanması oldu. Bu ihanetler; Ürdün monarşisinin Filistinlileri katlettiği 1970 “Kara Eylül”ünden 1975’te Suriye’nin Lübnanlı Falanjistlerin, Karantina ve Tel Zaatar kamplarındaki Filistinlileri katletmesini desteklemesine ve 1982’de İsrail’in ABD desteğiyle FKÖ’yü Lübnan’dan çıkarmak için gerçekleştirdiği istilaya Suriye’nin ve bütün Arap rejimlerinin izin vererek suç ortaklığı yapmasına kadar uzanıyordu.

FKÖ’nün, varlığını sürdürmeyi, farklı Arap rejimleri arasında manevra yapmaya ve Washington ile Moskova’daki Stalinist bürokrasi arasındaki Soğuk Savaş çatışmalarından yararlanmaya dayandırma yönündeki girişimleri, dünya kapitalizminde meydana gelen ve örgütün askeri yenilgisiyle kesişen köklü değişiklikler eliyle ölümcül şekilde baltalandı.

1982’deki Lübnan istilası, 1960’ların ve 1970’lerin dünya çapındaki kitlesel mücadelelerinin uğradığı ihanetlerin ve yenilgilerin mümkün kıldığı küresel bir karşı saldırının parçasıydı. Bu sırada, kapitalist üretimin giderek artan küresel bütünleşmesi, FKÖ’nün bağlı olduğu güçlerin ilişkisini ortadan kaldırdı. Stalinist bürokrasinin kapitalist restorasyoncu politikasına ve nihayetinde Sovyetler Birliği’ni tasfiye etmesine, sözde milliyetçi Arap rejimlerinin emperyalizmle giderek daha sıkı işbirliğine doğru keskin bir dönüş yapması eşlik etti. Bu, bu rejimlerin birçoğunun 1991’de ABD’nin Irak’a karşı savaşına destek vermesiyle tamamlandı.

Bu sürece, işgal altındaki topraklarda yaşayan işçiler ve gençler arasında kendiliğinden patlayan bir başkaldırı olan birinci intifadanın patlak vermesi eşlik etti. Bu isyan, aşağıdan gelen böylesi bir mücadelenin, emperyalizmle işbirliği içinde bağımsız bir burjuva devlet kurma projesini ölümcül biçimde baltalayacağından korkan FKÖ önderliğinden bağımsız bir şekilde ve ona rağmen gelişmişti.

Bu burjuva milliyetçi proje, tam bir çıkmaz sokağa ulaşmıştır. Oslo Anlaşması’nın imzalanmasından bu yana geçen yıllarda İsrail’in “sahadaki olgular”ı, işgal altındaki topraklardaki yerleşimlerin durmadan büyümesini, Batı Şeria’nın İsrail’in doğrudan kontrolü dışında kalan küçük kısmının duvarlar, güvenlik yolları ve sayısız kontrol noktası ile bölünmesini ve Gazze ile Kudüs’ün ayrılmasını kapsamıştır. Bantustan türü bir “bağımsız” devletin oluşturulmasının Filistinli kitlelerin çaresiz koşullarını iyileştireceği fikri, bugün açıkça saçmadır.

Büyük Rus devrimcisi Lev Troçki, Stalinist bir suikastçı tarafından öldürülmeden yaklaşık bir yıl önce, Temmuz 1939’da, önde gelen milliyetçi hareket Hindistan Kongre Partisi hakkında öngörülü bir şekilde şunları yazmıştı (Güney Afrika’daki Nelson Mandela’nın Afrika Ulusal Kongresi, adını ondan alacaktı):

Hindistan burjuvazisi, devrimci bir mücadeleye önderlik etmekten acizdir. Onlar, Britanya kapitalizmine sıkıca bağlılar ve ona bağımlılar. Kendi mülkiyetleri için titriyor; kitlelere korkuyla vekâlet ediyorlar. Bedeli ne olursa olsun Britanya emperyalizmi ile uzlaşma peşinde koşuyor ve Hindistanlı kitleleri yukarıdan reform umutlarıyla yatıştırıyorlar. Bu burjuvazinin önderi ve peygamberi, Gandhi’dir. Sahte bir önder ve sahte bir peygamber!

Troçki’nin 1930’larda teşhir ettiği sömürge ülkelerindeki burjuva milliyetçi hareketlerin bu özelliği, Ortadoğu, Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki sonraki ve çoğu durumda trajik gelişmeler eliyle tamamen doğrulandı.

Arap burjuvazisinin son ihanetlerini de içeren tarihsel deneyim, Troçki’nin, 1917 Rus Ekim Devrimi’ne yol gösteren sürekli devrim teorisini inkar edilemez biçimde doğrulamıştır. Bu teori, ezilen ve geç kapitalist gelişmeye sahip ülkelerde, önceki bir tarihsel dönemde burjuvazinin yükselişiyle ilişkili olan demokratik ve ulusal görevlerin, emperyalizm çağında, ancak işçi sınıfının sosyalist ve enternasyonalist bir perspektife dayanan bağımsız devrimci seferberliği yoluyla yerine getirilebileceğini saptamıştı.

Filistin halkının kurtuluşu ve Ortadoğu’da milyonlarca insanı öldüren ya da sakat bırakan emperyalist savaşların son bulması, emperyalistlerin aracılık ettiği “barış” görüşmeleriyle ya da “iki devletli çözüm” hayaliyle hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. İleri giden tek yol, Arap, Yahudi ve İranlı işçilerin, tüm dünyada kapitalizme son verme mücadelesinin parçası olarak bir Ortadoğu Sosyalist Federasyonu uğruna ortak bir mücadelede birleşmesi ve bağımsız olarak harekete geçmesidir.

18 Eylül 2020