Nijerya hükümeti polis zulmünü protesto edenleri katlediyor

23 Ekim 2020

Nijerya hükümeti, polis zulmüne karşı yaklaşık iki haftadır ülkeyi sarsan protestolara karşı öldürücü şiddeti zincirlerinden boşalttı. Salı gecesi, barışçıl protestocuları katletmek ve yozlaşmış burjuva devletin egemenliğine giderek doğrudan meydan okuyan hareketi bastırmak üzere gerçek mühimmat kullanan askerler gönderildi. Nijerya devletine, eski general ve darbe lideri Muhammed Buhari başkanlık ediyor.

Sosyal medya gönderileri, ordunun Lekki-Ikoyi köprüsündeki gişeleri bloke eden geniş bir kalabalığa yaptığı saldırı sonucunda protestocuların öldürüldüğünü veya yaralandığını gösteriyordu. Söz konusu köprünün bloke edilmesi, Lagos adasını Nijerya’nın büyüyen ticari başkenti olan Lagos anakarasına bağlayan bir otobanı felç etmişti. Katliamın boyutu henüz netleşmezken, bir görgü tanığı BBC’ye en az 20 ceset ve 50’den fazla yaralı gördüğünü söyledi. Birlikler harekete geçmeden önce, gişelerin bulunduğu bölgedeki ışıkları ve CCTV kamerasını kestiler.

Askerlerin, ölü sayısını gizlemek için cesetleri taşıdığına dair haberler bulunurken, bir tıp uzmanı, yaralıların, ordunun onları yakalayıp öldüreceğinden korktukları için yakındaki bir hastaneden tahliye edildiğini bildirdi.

Lagos yetkilileri, Salı günü, 20 milyonluk kent genelinde 24 saatlik bir sokağa çıkma yasağı ilan ederek, “Eyaletimizde anarşiye seyirci kalmayacağız ve izin vermeyeceğiz” açıklamasını yaptı. Öncesinde, Nijerya ordusu, “yıkıcı unsurlara ve sorun çıkaranlara” karşı harekete geçmeye hazır olduğu uyarısında bulunmuştu.

Kalabalıklar yine de şehrin uluslararası havaalanına giden yol dahil olmak üzere anayolları kapatmaya devam ettiler. Görgü tanıkları, Lagos’un Orile Iganmu ilçesindeki polis karakolunun Salı günü ateşe verildiğini söylediler. Sokağa çıkma yasağının öğlen 4’te başlaması planlanmışken, yetkililer, gece boyu devam eden kitlesel meydan okumalar karşısında son mühleti akşam 9’a kadar uzattılar.

Nefret edilen SARS’ın (Özel Hırsızlık Önleme Ekibi) dağıtılması talebiyle başlayan hareket, büyümeye devam etti. SARS, Nijerya Polis Kuvveti’nin, sivilleri öldürmesi, işkenceden geçirmesi ve gasp etmesi ile ünlü seçkin bir birliğini oluşturuyor.

Buhari hükümeti, geçtiğimiz hafta, SARS’ı dağıttığını ve yerine Özel Silahlar ve Taktikler (SWAT) adlı yeni bir birim kurduğunu iddia etmişti. Bu, ABD’deki polisin seçkin ölüm mangalarıyla aynı isimdir. Devlet başkanı, “polis reformu”na sadık olduğunu ve protestocu gençliği kendi çocukları gibi gördüğünü söylüyor. Ne var ki, hükümetin sokaklardaki şiddetli tepkisi, bambaşka bir hikâye anlatıyor.

Protestolar sırasında onlarca insan hayatını kaybederken çok sayıda kişi de polis tarafından gözaltına alındı. Haberlere göre, onlardan biri, yalnızca Seyfullah olarak adlandırılan 17 yaşındaki bir genç, kuzeydeki Kano eyaletinde bir hapishane hücresinde, öldüresiye işkence gördükten sonra hayatını kaybetti.

Hükümet, göstericilere karşı sopa ve bıçaklarla donanmış haydut çetelerini harekete geçirdi ve çok sayıda kişi ağır yaralandı. Polis de protestoculara göz yaşartıcı gaz, tazyikli su ve gerçek mermi ile saldırdı.

SARS polisinin operasyonlarının durdurulmasını talep eden protestolar en az 2017 yılına kadar uzanıyor. Hükümet defalarca bu birimde “reform” yaptığını iddia ederken, polisler vahşetlerine ceza görmeden devam ettiler. Uluslararası Af Örgütü’nün yayımladığı bir rapora göre, SARS polisleri, düzenli olarak yargısız infaz, insan kaçırma, tecavüz ve işkence pratiği sergiliyor. Yapılan işkenceler arasında şunlar var: “asma, alay etme, dövme, yumruklama ve tekmeleme, sigarayla yakma, su işkencesi, plastik torbalarla neredeyse boğma, tutukluları stresli vücut pozisyonları almaya zorlama ve cinsel şiddet.”

Nijerya’daki kitlesel protestolar, baskıcı ve yozlaşmış polise yönelik derin nefrete ek olarak, 206 milyonluk nüfusuyla Afrika’nın bu en büyük ülkesindeki kitlesel işsizlik, yaygın yoksulluk ve görülmemiş toplumsal eşitsizlik koşullarına yönelik halk öfkesi ile besleniyor. Uzun süredir devam eden tüm bu koşullar, COVID-19 pandemisi, hükümetin buna feci şekilde yetersiz tepkisi ve ekonomiyi işçilerin yaşamlarına hiç aldırmadan yeniden açma yönelimiyle birlikte keskin bir şekilde ağırlaştı.

Oxfam’a göre, Afrika’nın en zengin üç milyarderi (Nijeryalı Aliko Dangote, içlerinde en zengini), Afrika nüfusunun yarısından, yani kıta genelindeki 650 milyon insandan daha fazla servete sahip. Bu yardım kuruluşuna göre, en zengin beş Nijeryalının toplam 29,9 milyar dolarlık bir net serveti bulunuyor. Bu, 112 milyon Nijeryalıyı yoksulluktan çıkarmaya yeterli bir meblağdır.

Nijerya’daki isyan, Britanya imparatorluğunun sömürgeci baskısına kadar uzanan derin tarihsel köklere sahiptir. Ülkenin bağımsızlığı, 1960 yılında, Kraliçe Elizabeth’i Nijerya’nın hükümdarı ve devlet başkanı olarak tutan bir düzenleme çerçevesinde Birleşik Krallık tarafından tanındı. Bu anlaşma, ezilen kitlelerin kurtuluşu anlamına gelmek şöyle dursun, kıtanın başka yerlerinde yapılan benzer düzenlemeler gibi, sömürgecilerden miras kalan mevcut devlet aygıtını ve baskı güçlerini ele geçirmeye istekli ve sömürgecilerin kendi zenginliklerinin ve iktidarlarının garantisi olarak yarattıkları yapay sınırları korumaya kendini adamış, hevesli bir ulusal burjuvazinin gelişini haber veriyordu.

Bağımsızlığın ilk kırk yılı, aralıksız askeri darbelerle ve şiddetli iç savaşlarla damgalandı. Çoğunluğunu açlıktan ölen çocukların oluşturduğu 3,5 milyon insanın canına mal olan Biafra çatışması da bunlar arasındaydı.

Nijerya ulusal burjuvazisi içinde bugüne kadar devam eden öldürücü mücadeleler, ülkenin petrol zenginliğinden kimin daha çok pay alacağına odaklanmıştır. Petrol, döviz kazançlarının yüzde 90’ını, devlet gelirlerinin yüzde 80’ini oluşturuyor ve büyük ölçüde Royal Dutch Shell, Agip, ExxonMobil, Total S.A. ve Chevron gibi ulusötesi enerji şirketleri tarafından kontrol ediliyor.

Afrika genelinde ve eski sömürge dünyasının geri kalanında olduğu gibi, Nijerya’daki acı deneyimler, büyük Rus devrimci Lev Troçki tarafından geliştirilen ve 1938’de kurduğu Dördüncü Enternasyonal tarafından savunulan Sürekli Devrim Teorisi’ni tersinden doğrulamıştır. Troçki bu teoride şunu açıklamıştı: sömürge ve ezilen ülkelerde, yalnızca işçi sınıfının iktidar mücadelesi emperyalizme karşı mücadeleyi ilerletebilir; yalnızca bu mücadele, işçiler ve ezilen kitleler için gerçek ulusal kurtuluşu, demokratik ve sosyal hakları sağlayabilir. Bu devrim süreklidir, çünkü iktidarı alan işçi sınıfı, kendisini demokratik görevlerle sınırlayamaz ve sosyalist bir nitelik taşıyan önlemleri hayata geçirmek zorunda kalır. Devrim aynı zamanda ikinci bir anlamda daha süreklidir: ancak uluslararası işçi sınıfının dünya sosyalist devrimi uğruna birleşik bir mücadelesiyle yayıldığı ölçüde zafere ulaşabilir.

Nesnel olarak kapitalist üretimin eşi görülmemiş küresel bütünleşmesi ve dünya işçilerinin karşı karşıya olduğu giderek benzer koşullar temelinde, uluslararası ölçekte birleşik böyle bir mücadelenin koşulları hızla ortaya çıkıyor.

Nijerya, ABD, Şili, Kolombiya ve başka ülkelerde polis cinayetlerine ve vahşetine karşı eş zamanlı kitlesel protestoların ortaya çıkması, şunu çarpıcı bir şekilde doğrulamaktadır: bu mücadelelerdeki kritik mesele; ABD’deki Demokratik Parti’nin ve çevresindeki sahte sol uyduların işçi sınıfının kapitalizme karşı birleşik bir hareketini başka yöne saptırıp boğmak amacıyla iddia ettiği gibi ırk değil, sınıftır.

Polisin George Floyd’u, Breonna Taylor’ı ve başka insanları öldürmesinin ardından ABD’yi saran çok ırklı kitlesel protestolardan açıkça ilham alan Nijeryalı protestocular, sadece Nijerya’daki değil, dünya genelindeki emekçiler ve gençler adına konuşarak, “Hayatlarımız Önemlidir” sloganı atıyorlar.

Polis gücü; finans-şirket oligarklarının ve üst orta sınıfın en ayrıcalıklı kesimlerinin biriktirdiği tiksindirici servetin ve üretim araçlarının özel mülkiyetinin gardiyanıdır. Bu egemen seçkinleri işçilerden ve ezilen kitlelerden ayıran ve giderek genişleyen uçurumun bekçiliğini yapmaktadır.

Her ülkede, polis vahşetinin son bulması, kapitalizme karşı mücadeleyi gerektirmektedir. Bu mücadele, ancak işçi sınıfını hem ırk, etnik kimlik ve toplumsal cinsiyet çizgilerinin hem de ulusal sınırların ötesinde sosyalizm uğruna ortak bir mücadelede birleştirerek başarılı bir şekilde verilebilir.

Sadece Nijerya’da değil, Afrika ve dünya genelinde güçlü bir devrimci işçi sınıfı hareketi ortaya çıkıyor. Bu harekete siyasi ve programatik yön verme biçiminde muazzam görev, her ülkede Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) şubelerinin inşasını gerektiriyor.

21 Ekim 2020

Bill Van Auken