Fransa’da öğretmen Samuel Paty’nin öldürülmesinin ardından polis devleti yönetimine hayır!

Alex Lantier
24 Ekim 2020

Ortaokul öğretmeni Samuel Paty’nin Cuma günü Conflans-Sainte-Honorine’de genç bir Çeçen İslamcı tarafından başı kesilerek öldürülmesi, dünya genelinde milyonlarca insanı şok etti. Paty’nin ifade özgürlüğü tartışmasını kışkırtmak için sınıfına Muhammed peygamberin müstehcen karikatürlerini gösterme kararına ilişkin görüşleri ne olursa olsun, öğrencilerle demokratik hakları tartışmaya çalışan bir öğretmenin korkunç bir şekilde öldürülmesinden dolayı çok sayıda insan üzüntü ve tiksinti duyuyor.

Toplulukçu terörizmin iflası bir kez daha gözler önüne serilmiş durumda. Devlet, bu tür vahşetleri otoriter rejime ve savaşa destek yaratmak için kullanıyor. El Kaide’nin 11 Eylül 2001’deki saldırıları, ABD’nin Afganistan’ı ve Irak’ı istila etmesinin bahanesi işlevi görmüştü. NATO’nun Suriye’deki vekil savaşından ortaya çıkan IŞİD’in 2015 Paris saldırılarından sonra, Fransız devleti iki yıl süren bir olağanüstü hal ilan ederek demokratik hakları askıya aldı ve orduyu Fransa topraklarında görevlendirdi.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve siyaset kurumu, neo-faşist politikacı Marine Le Pen’inkilerden ayırt edilemeyen Müslüman karşıtı politikalar benimsemek için son saldırıyı istismar ediyor. Müslümanlara yönelik polis baskınları ve yakalanıp topluca sınır dışı edilmeleri, yaygın internet sansürü uygulanması ve “Cumhuriyet’in düşmanları” olarak damgalanan toplumsal ve siyasi grupların yasaklanması çağrısı; bunların hepsi ciddi biçimde yoğunlaşıyor.

Bir kadını izleyen bir polis memuru, Paris, 5 Ekim 2020. (AP Photo/Francois Mori)

İçişleri Bakanı Gérald Darmanin, Le Pen’i selamlamasının ardından, Salı günü, Paris yakınlarındaki Pantin’de bulunan ve düzenli olarak 1.500-2.000 kişinin ibadet ettiği büyük bir camiyi kapattırdı.

Macron, Pazar günü, Fransa Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısında, polisin, Fransa’daki çoğu Müslüman’ın yaşadığı işçi sınıfı mahallerinde terör estirmesi çağrısı yaptı. “Korku şimdi taraf değiştirecek” diyen Macron, “Ülkemizde İslamcıların huzur içinde uyumasına izin verilemez” diye ekledi. İçişleri Bakanlığı, Fransız istihbaratı tarafından takip edilen 231 kişinin sınır dışı edilmesi ve 51 derneğin kapatılması talimatı verdi.

Macron, Salı günü yaptığı açıklamada, internette Paty’nin işten çıkarılmasını isteyen vaiz Abdelhakim Sefrioui’nin başında bulunduğu Cheikh-Yassine Derneği’nin kapatıldığını duyurdu. Neo-faşist bir antisemitist olan Fransız-Kamerunlu komedyen Dieudonné M’Bala M’Bala’nın eski kampanya çalışanı olan Sefrioui’nin, Paty’yi öldüren gençle konuşup konuşmadığına dair çelişkili haberler var. Derneğini yasal olarak savunma hakkına sahip Sefrioui’nin durumu ne olursa olsun, devlet, polise zıt düşen her Müslüman derneğini açıkça yasaklamayı hedefliyor.

Darmanin, Müslüman karşıtı ayrımcılığa karşı çıkan bir yasal savunma grubu olan Fransa’da İslamofobiye Karşı Kolektif’in (CCIF) de kapatılacağını söyledi. Derneğin avukatı Pazartesi günü yaptığı açıklamada, “derneğin faaliyetlerinde terörle herhangi bir bağlantısı olduğuna dair kuşkuya yer verecek hiçbir şey yok,” diye vurgulamıştı.

Ayrıca, internet servis sağlayıcılarının, devlet yetkililerine çevrimiçi nefret söylemi olarak bildirilen materyalleri 24 saat içinde kaldırmalarını gerektiren bir yasayı kabul etme çağrıları da artıyor. Mayıs ayında Macron’un partisinden milletvekili Laetitia Avia tarafından sunulan yasa tasarısı, Haziran ayında Anayasa Konseyi tarafından anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmişti. Yine de, Paty’nin öldürülmesinden sonra ifade özgürlüğüne yönelik bu apaçık saldırıyı yeniden gündeme getirme çağrıları artıyor.

Fransa’nın parlamento partilerinin tümü, hiç çekinmeden milliyetçi nefrete başvuruyor. Jean-Luc Mélenchon’un küçük burjuva Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) partisinin, ülkenin “Çeçen toplumu” ile bir “sorunu” olduğunu belirtmesinin ardından (Mélenchon, bunu sonra bir “yanlışlık” diyerek önemsiz göstermeye çalıştı), Darmanin, süpermarketlerdeki koşer ve helal reyonları karşısında “şok olduğunu” söyledi. Bu açıklaması sorulan Darmanin, bu açıkça antisemitik ve Müslüman karşıtı ifadeyi geri almayı reddetti.

Açık sözlü olmak gerekirse, Paty’nin öldürülmesi Macron için siyasi bir nimettir. Toplumsal eşitsizliğe karşı düzenlenen “sarı yelek” protestolarına yönelik acımasız polis baskısından beri “zenginlerin başkanı” olarak nefret edilen ve geçtiğimiz kış ulaşım ve eğitim emekçilerinin kemer sıkmaya karşı aylarca süren grevleriyle sarsılan Macron, şimdi de COVID-19 nedeniyle artan bir öfkeyle karşı karşıya bulunuyor. Macron’un “virüsle yaşama” çağrısı, Avrupa’da virüsün yeniden yayılmasının ortasında egemen seçkinlerin uyguladığı acımasız “sürü bağışıklığı” politikasının somut bir örneğidir. Macron hükümeti, politikayı aşırı sağa doğru kaydırmak için Paty cinayetini değerlendiriyor.

Bu kampanyanın hedefi, tüm işçi sınıfıdır. Dahası, bu olayların siyasi önemini, sadece Fransa sınırları içinde olup bitenler temelinde değerlendirmek mümkün değildir.

Bu milliyetçilik ve otoriterleşme çılgınlığı, eskiye dayanan demokratik geleneklere sahip ülkelerde bile demokratik yönetim biçimlerinin genel çöküşünün ortasında gerçekleşmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde, Başkan Donald Trump, 3 Kasım seçimlerinden sonra seçim sonucunu kabul etmeyeceğini ve Beyaz Saray’da kalacağını söyledi. Demokratik Parti ise, Trump yönetimi yetkilileri ile bağlantılı faşist milislerin önemli eyaletlerdeki valileri tehdit etmesi ya da Michigan örneğinde olduğu gibi onları öldürmek üzere komplo kurmasıyla ilgili ortaya çıkanları önemsiz gibi gösteriyor.

Almanya’da, neo-faşist Almanya İçin Alternatif (AfD), Nazilerin çöküşünden beri ilk kez federal mecliste yer alıyor. Aşırı sağcı şebekeler politikacılara yönelik suikast listeleri hazırlıyorlar ama kendilerine devlet aygıtı ve iç istihbarat kurumları tarafından siyasi örtü sağlanıyor. Göçmenleri savunan açıklamalar yapmış olan Hristiyan Demokrat politikacı Walter Lübcke cinayetine karışan neo-faşistler, serbest bırakıldılar.

Fransa’da, egemen seçkinler, bir aydır, Macron’un 3 Ekim’de sunduğu sözde ayrılıkçılık karşıtı yasaya odaklanmış durumdalar. Macron, “ayrılıkçı” ama “nihai hedefi Cumhuriyet’in kontrolünü tamamen ele geçirmek” olduğunu söylediği “radikal İslam”ın Fransa Cumhuriyeti ile savaşta olduğunu iddia etti. Macron, “her yüksek binanın ve her apartman binasının önüne” polis yerleştirme çağrısı yaptı ve yasanın tüm derneklerin “Cumhuriyet değerlerine ilişkin bir sözleşme imzalamasını” gerektireceğini söyledi. Bu “değerler”, İçişleri Bakanlığı tarafından belirleniyor.

Nüfusun yaklaşık yüzde 10’unu meydana getiren ve büyük çoğunluğunu ezilen işçilerin oluşturduğu Müslüman azınlık, faşizan bir kampanyanın hedefi olarak seçiliyor. Müslümanların Macron’a yönelik tüm muhalefeti, “radikal İslam” ve devlet düşmanlığı işareti olarak damgalanıyor. Buna, okullarda başörtüsüne getirilen gerici yasağa barışçıl bir şekilde karşı çıkmak da dahildir. Nitekim Macron, Paty’nin öldürülmesinden sonra İslamcılığı “Cumhuriyet’i yok etme ideolojisi” olarak niteledi.

2017 Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Fransa şubesi Sosyalist Eşitlik Partisi (Parti de l’égalité socialiste, PES), seçimin Macron ile Marine Le Pen arasındaki ikinci turunun aktif biçimde boykot edilmesi çağrısı yapmıştı. PES; Macron’un, Le Pen’in cumhurbaşkanı seçilmesi halinde uygulayacağı aşırı sağcı ve işçi sınıfı karşıtı politikalara bir alternatif olmadığı uyarısında bulunmuştu.

Bu uyarının doğruluğu, Macron’un grevcileri ve toplumsal protestoları hedef alan toplu gözaltıları ve kanlı polis baskısıyla ve faşizan bir politikaya yönelmesiyle kanıtlanmıştır. 2018’de Macron, çevik kuvvete “sarı yelekliler”e saldırma talimatı vermeden önce, Nazi işbirlikçisi diktatör ve hain Philippe Pétain’i “büyük bir asker” olarak övmüştü. Dünya genelinde, burjuvazinin kemer sıkma kesintilerinin yarattığı ve işçilerle yoksulları en sert vuran COVID-19 karşısında izlenen öldürücü “sürü bağışıklığı” politikasıyla açığa vurulan toplumsal eşitsizlik seviyeleri, demokratik yönetim biçimleriyle bağdaşmamaktadır.

Cumhuriyet’e—polis devleti aygıtına değil, 1789 Fransız Devrimi ile ilan edilen Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik şiarlarında özetlenen demokratik haklara—yönelik tehdit, ülkedeki ezilen Müslüman azınlıktan değil, burjuvaziden ve onun siyasi hizmetkârlarından gelmektedir. Macron’un zenginler için vergi indirimleri, işçiler için ise ücret ve emeklilik maaşı kesintileri eşitlik ile ne kadar bağdaşıyorsa, İslam’a karşı “ayrılıkçılık karşıtı” politikası da 1789 devrimiyle ileri sürülen insanlığın evrensel kardeşliğiyle o kadar bağdaşmaktadır.

Demokratik haklara yönelik ısrarlı ve artan tehditlere karşı ileriye giden tek yol, işçi sınıfının uluslararası ölçekte sosyalizm uğruna mücadelede siyasi birliğinin sağlanmasından geçmektedir. Burjuvazinin işçi sınıfını bölmek ve onu diktatörlük yönetimine tabi kılmak için kullandığı milliyetçiliğin reddedilmesi ve tüm kökenlerden işçileri polis devleti yönetimine karşı mücadelede Müslüman sınıf kardeşleriyle birleştirme kavgası, böyle bir mücadelenin temelini oluşturmaktadır.